Avluyu toprak yoldan ayıran duvarın arkasından ayak sesleri geliyor. Bir köpek uyuyor köşede, ayaklarını altına toplamış; dört değil de sekiz ayağı var sanki, öyle görünüyor uzaktan bakınca. Kuşluk vaktinin o kendine özgü sessizliği, gün boyunca olacakları beklemenin tuhaf gerginliğiyle doluyor ağaçların arasına, darmadağınık evlerin ve gittikçe sararan tarlaların… Şöyle bir kaldırıyor başını köpek, sesin yaklaşmakta olduğunu anlayınca da fırlayıp ayağa kalkıyor. Duvarın üstünde gepegenç bir küheylana dönüşüyor birdenbire. Gözleri defnelerin arasından çıkıp gelecek olan yolcuda şimdi. Zamansa dilinin ucunda alev, uzayıp kısalan… Neyse ki çok geçmeden anlıyor gelenin yabancı olmadığını. Evin sahibi kıvrılarak akan su gibi sessizce yaklaşıyor. Köpek bir an nefes almayı bile unutup dikkatle bakıyor gelene, yanılmadığını görünce de inanılmaz bir akışkanlıkla gevşeyip rahatlıyor. İçinde iyice dikleşen yokuşun eğiminden dönüp geriye, az önce yattığı yere, o yarım yamalak gölgeliğe boylu boyunca seriliyor.
Adam çıkıyor merdivenleri. Ürkerek… Ağustos böceklerinin kulak tırmalayan seslerini, hafif bir esinti bulunca bir yanıyla güneşi parlatıp öbür yanıyla söndüren dut yapraklarının hışırtılarını arkasında bırakarak giriyor evin içine. Karısı orda. Poyraza bakan pencereninönünde; kendi yarattığı tuhaf sessizliğe gömülmüş, öylece duruyor. Bir yanağında ışığın yeşilliği, ötekinde harman yerinin ezik otları… Dirseğini yastığa dayamış, çenesi sağ avucunun içinde, bir ölü inatçılığıyla bakıyor dışarıya. Kocası kapıdan girerken iyice azalıyor odanın ışığı, hatta kendisininki de; fakat o yine de başını çevirip bakmıyor.
Adam elindeki torbayı bir köşeye bırakıyor. Duvar dibinden yürüyüp odanın en karanlık yerine oturuyor sıkıntısını kusmak isteyen sokak kedilerinin çekingenliğiyle. Çıt yok içeride. Kendiliğinden oluşan bir buğulu aynada hareketsiz duran karısına bakıyor uzun uzun. Baktıkça da acıyor haline. İçinde yepyeni bir sancı, boğazında eski düğümlenme… Kocaman bir boşluk olarak görüyor bedenini o anda ve öfkesinin bıçağı yön değiştiriyor apansız. Kalkıp her şeyi dağıtmak, kırmak, parçalamak geçiyor içinden. Bir başka yol bulmalıyım diye düşünüyor sonra, kırılarak geçen her saniyeyi güzelce sarmalayacak olan. Çünkü böyle giderse köprü iyice uzaklaşacak kıyıdan. Gömleğinin cebindeki sigara paketine gidiyor eli. Muhtar çakmağının kokusu ve derin bir iç çekme sesi sonra, bütün bunların ardından…
“Hadi bul şu oğlanı da giydir,” diyor karısına.
Kadının gözleri dışarıda, az ötede tek başına dikilen menengiç ağacında, ağacın gölgeliğine sığınan pullukta, otların arasından baş gösteren irili ufaklı taşlarda… Bambaşka bir soruyla karşılık veriyor kocasına:
“Konuştun mu?”
“Konuştum.”Ne dediler?”
Gerçi kadın bu sorunun da yanıtını biliyor. Fakat küçük bir çapak arıyor sözcüklerin arasında, kendini rahatlatacak bir çapak… Kuralları üzerinde daha önceden anlaşılan oyunu, öyle ya da böyle bozmak isteyenlerin umudu dilinin altında.
“Ne desinler! Sen çocuğu getir, ötesini düşünme dediler.”
Kadın sıçrıyor yerinden. Çırılçıplak bir öfkenin gücüyle atıyor kendini sedirden aşağıya, kapının mavi boşluğuna yönelen ok sanki.
“Öyle diyecekler tabii. Gözü kör olsun bu yoksulluğun!”
“Uzatma!” diye bağırıyor adam.
Sesi hızla dolanıyor odanın içinde. Raflardaki alüminyum tencereler, kalaylı tepsiler, emaye tabaklar suratlarında bir kırbaç gibi şaklayan bu sesi, değiştirerek gezdiriyorlar evin tozlu boşluklarında. Adamın kocaman elleri üst üste açılıp kapanıyor. Gözlerindeki şimşek kararır gibi olunca da toparlıyor kendini. Sesini yumuşatıyor azıcık:
“Uzatma da, giydir şunları çocuğa,” diyor.
Getirdiği torbayı şiltenin üzerinden alıp öteye, biraz daha öteye, odanın ortasına fırlatıyor. Düştüğü yerde içine kıvrılıp öylece kalıyor torba. Kadın kapıdan çıkarken o tarafa şöyle bir bakıyor, o kadar. Terliklerini ayağına geçirmeye uğraşırken kocasının soluğu patlıyor ensesinde:
“Bana bak! Her şeyi burnundan getirme insanın! Tamam mı?”
Kadın bu söze de aldırış etmiyor. İki evi birbirinden ayıran duvarın boşluğundan süzülüp komşunun avlusuna geçiyor. Kertenkeleler ürküp yer değiştiriyorlar kovuktan kovuğa koşuşarak. Köpek yattığı yerdenbaşını bir kez daha kaldırıyor ve sinirleniyor belli belirsiz. Sardunyalara, fesleğenlere, zambaklara ve begonvillere sürten şalvarının esintisinden kazandığı hızla bahçeye iniyor kadın. Adam arkasından seslenmek istiyor, ancak geç kaldığını anlayınca susuyor. Çarpıntısı büyümeyi sürdürüyor bedeninin derin köşelerinde.
Kadın bahçede dört dönüyor. Ağaçların arasındaki dikdörtgen boşluklarda gezdiriyor bakışlarını. Ortalıkta kimse yok, oğlu da…Yandaki bahçeye, oradan da dere yatağına iniyor. Defne ve hayıt kokan bu yarı karanlık dehlizde irili ufaklı sürüngenlerin, dallarda gezinen kuşların ve kendilerini oradan oraya savuran arıların çıkardığı karmakarışık seslere alışkın olmanın rahatlığıyla yürüyor. Eski günlerdeki gibi incecik bir haykırışla seslense oğluna, kolayca bulacak onu. Ama şimdi ağzını açacak hali yok. Üstelik sessiz bir arayışı daha çok yakıştırıyor kendine. Ayağına çağırmanın değil, rastgele bulmuş olmanın serinliğini yaşamak istiyor garip bir nedenle. Düşünülmüş, tasarlanmış bir davranış değil bu. Öylesine, kendiliğinden… Yanardağın zirvesinden süzülen ateş macunları gibi nerde rastlarsa orda kapıp… Gerisini düşünmek bile istemiyor.
Adam, dut ağacının dibinde hâlâ… Kısa kesilmiş saçlarını ıslattıktan sonra bir süre çevresine bakıyor. Duvarın üstünde oturulacak bir yer arıyor kendine. Taşlar ısınmaya başlamış. Bu sırada ayakkabılarına takılıyor gözü. Tozun toprağın ve onca dal parçasının arasında gezindikçe derisi çizilen ve burnunun ağartısı her geçen gün daha da artan ayakkabılarına. Bugüne değin boyamamış olmasına hayıflanıyor. Böyle mi gidecek şimdi oraya, bu ayakkabılarla? Evetböyle gidecek! Art arda dizilmiş bunca ayıba biri daha eklenmiş, ne çıkar! Bir an kendini o rahatsız edici kalabalığın arasında düşlüyor, herkesin gözü ayakkabılarında. Oysa o oğluna bakıyor, yalnızca oğluna ve sonra karısına, ve sonra… İyice soğuyor bu dünyadan. Dalıp gittiği yerden ayırmasa bakışlarını belki bir başka gerçekliğe kopup gidecek. Çıldırmak işten değil. İyi ki kızı çıkıp geliyor bu sırada bir yerlerden, ter içinde…
“Nerdeydin sen?”
“Çitlembik yedim şurada biraz,” diyor kız.
Eliyle arkadaki ağaçları gösterdikten sonra boş bir şişenin bakışıyla bakıyor babasına. Onun duvarın kimsenin oturmadığı bölümündeki bitkin halini çözmek küçücük beynine zor geliyor.
“Abin nerde?”
“Bilmem. Sabahtan beri görmedim onu ben,” diye karşılık veriyor kız.
“Bir yere kaybolma o zaman.”
Sesinde karmakarışık bir tını, bir gürültü…
“Biraz sonra annenle bir yere gideceksiniz. Biz de abinle arkadan geleceğiz, tamam mı?”
“Nereye?”
“Annene sor, o biliyor. Ama gecikmek yok, ona göre…”
“Biri mi öldü?” diyor küçük kız.
Adam kalkıyor yerinden. Bu sorudaki sözcükleri tanımıyor sanki. Boğazına dizilen kupkuru harfleri yüklenip karısının gittiği yönün tersine yürümeye başlıyor. Elinden gelse karşıdaki dağlara kaçacak, gridağlara, günler sonra bulunup gelmek üzere… Ama bugün ne böyle bir şansı var, ne de gücü… Bu kadarını biliyor. Yürüyecek biraz. Evden uzaklaşmak… da denebilir mi buna? Hayır, olsa olsa kendinden uzaklaşmak… Geceden beri midesinde biriken ve her adım atışta ağdalı bir girdap oluşturan akıntının buharı, zehir yuvasına çevirmiş ağzının içini. Gözlerini nereye çevirse değişiyor coğrafya. Sihirli bir silgi var bakışlarında; renkli bir haritayı siyah-beyaza çevirmenin ustası olmuş çoktandır. Epeyce uzaklaştıktan sonra yolun tekdüzeliğinden bıkıyor ve yandaki incir tarlasına atıyor kendini. Ağaçlara bakıyor ilk kez görüyormuş gibi; dallarına, oyuklarına, kıvrımlarına…
Kadın döndüğünde evde buluyor oğlunu. Şaşırmıyor hiç, nerde olduğunu da sormuyor. Avluda sunak taşı gibi parlayan bidona yaklaşıp o da yıkıyor elini, yüzünü, ayaklarını… Ardından tahta bölmeli odaya geçiyor bastığı yeri sarsan adımlarla. Sandığın üstündeki döşekleri, yorganları, kilimleri tek tek atıyor yere. Kanaviçeli örtüyü de… Kaldırıyor sandığın kapağını, düşmanını duvara yaslar gibi. İçinden çıkardığı elbiselere tek tek bakıp birini fırlatıyor kızının önüne:
“Şunları giy. Çabuk!”
Kızcağız ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içinde. Annesinin davranışları babasının sözlerini tamamlıyor çünkü. Yine de ağzını açmaya korkuyor. Kabaran bir öfkeni altında her an kalabileceğini fısıldıyor ona bir ses. Kısacık yaşamında bu sesi dinlemeyi öğrenecek kadar deneyim kazanmış. Ürkek adımlarla gidip elbiseyi alıyor yerden.
Kadın her şeyi olduğu gibi bırakıp bir kez daha öteki odaya geçiyor. Kocasının bıraktığı torbayı açıyor yırtarcasına. İçinden çıkanbeyaz gömlekle, kısa pantolonu şiltenin üstüne serip boyuna bosuna bakıyor.
“Nerdeydin sen?” diyor oğluna farklı bir sesle.
Az önce şimşek gibi oradan oraya saldıran o değil sanki, bir anda değişmiş.
“Gezindik biraz,” diyor çocuk.
Alışılmadık bir sessizlik yükseliyor odanın içinde. Kadın, elindeki giysilerin orasını burasını düzeltiyor sürekli. Cepleriyle, düğmeleriyle, dikiş izleriyle oynuyor. Yeni bir oyalanma biçimi bu. Gittikçe odayı dolduran suskun anafor, bir süre sonra olduğu yerde dönmesine yol açıyor:
“Sen dün denize girdin mi?” diyor oğluna aynı sesle.
“Girdim,” diyor çocuk.
“Tuzunla mı geziyorsun hâlâ?”
“Yoo. Gelirken zeytinli kuyuda yıkandım.”
Zeytinli kuyu! Ne zaman adı geçse, damarlarında dolanmaya başlayan buz ve şerbet karışımlı bu şırıltı, kurak bir ovada yol alırcasına akmaya başlıyor içinde. Tazeleniyor azıcık. Çocuk hemen fark ediyor annesindeki bu renklenmeyi. Bir şeyler olacak ama ne? Olup bitenleri anlamış değil henüz. Ortalıkta alışık olmadığı bir ürperti dolaşıyor. Fakat az önce kendiliğinden oluşan aralığı değerlendirmeye niyetli bu kez. Başını sokmak istiyor oradan.
“Bir şey mi oldu anne?”
“Yok bir şey.”
“Nasıl yok?”Baban gelince sorarsın nasıl olmadığını…”
“Nerde o?”
“Cehennemin dibinde!”
Yollar gene kesiliyor. Zorla düzene soktuğu sözcükler bir bir dağılıyorlar ve bütün eşyalar anlamsız bir örtüye sarınıyorlar yeniden. Ağır bir sis kaplıyor her yeri. Kuruyan dudaklarını ıslatıyor çocuk diliyle. Hem ürküyor, hem de gözlerini annesinden, o gittikçe kızaran ateş tuğlasından ayıramıyor.
Kadın, anne olmanın gücüyle okuyor oğlunun bakışlarını. Davranışını yanlış bulsa da, içindeki yangıyı ancak böyle akıtabiliyor. Merkezkaç bir rahatlama biçimi bu. Kimden öğrendiğini kendi de bilmiyor. Bunu düşünmenin zamanı da değil zaten. Yılların örerek üstüne geçirdiği bu delikli zarfı eskiden beri seviyor her nasılsa. Köşede dizlerini çenesine dayayarak oturmakta olan oğlunun, gittikçe bir dergâh çilekeşini andıran görüntüsü içindeki köpürmeyi emmeye başlayınca içindeki mendireğe çarpan dalgalar geri dönüyor.
“Dışarı gel de şu elini ayağını güzelce yıkayalım.”
Kımıldamıyor çocuk. Ne bir titreşim, ne bir kıpırtı, ne de bir tepki… Yalnızca gözleri… Gözleri zayıf bir kandil, duvarın önünde incecik ışığıyla parlıyor. Bu fersizlik zıvanadan çıkarıyor kadını. Oğlundaki bu sönüklüğün bir karşı çıkma olduğunu seziyor çünkü ve az önce aklından geçenler bir anda siliniveriyor:
“Canımı sıkma benim. Yürü dışarıya.”
Çare yok. Kalkıyor çocuk oturduğu yerden. Birlikte bidonun başına gidiyorlar hızlı adımlarla. Kadın taşın üstüne çıkarıyor onu. Serthareketlerle soyup yalnızca donunu bırakıyor üzerinde. Sıyırırcasına sabunlamaya başlıyor derisini. Yüzünden başlayıp ensesini, sırtını, ön taraflarını, kollarını, sonra da bacaklarını… Kocaman maşrapaya suyun dolduğunu görüyor çocuk, ama boşalırken her yer karanlık. Durulanma suyunda çevreyi şöyle bir tarıyor, yoldan gelip geçen var mı diye o kadar. Kimsecikler yok. Seviniyor.
Koşarcasına içeri giriyor sonra. Kurulanırken annesinin seslenişini duyuyor:
“Ayakkabılarını giy, dışarda bekle beni,” diyor kadın, henüz ayarı bozulmamış bir sesle.
Kız bir devin yanından geçer gibi sakınarak atıyor adımlarını. Ayakkabılarını eline alır almaz da kapının önünde buluyor kendini. Babası henüz ortada yok. Nereye gitti acaba bu saatte? Dörtnala koşan bir atın üstünde… Öyle canlandırıyor onu bir an için gözünde. Hoşuna gidiyor bu görüntü. Sağanak bir yağmurun ortasında hızla yol alışını düşünüyor. Kaygan tepelerden, sarp kayalıklardan geçişini, atın rüzgârından otların iki yana yatışını, kuşların savruluşunu; dikenli tellerin, tarlaları ayıran duvarların, yıkılmaya yüz tutmuş köprülerin üzerinden soluk soluğa atlayışını… Her ne kadar sık sık yönünü değiştirse de biliyor ki sonunda gelecek babası. Evdeki bu karmaşayı, bu yıkıklığı silip atacak iri damarlı elleriyle. Küçük kız ona güveniyor.
Ne var ki ondan önce annesi görünüyor kapıda. Bir fırtınakuşu. Kocaman bir çanta geçirmiş koluna;
“Yürü!” diyor sert bir sesle.
Önce dar ve karanlık bir patikaya, oradan da ağaçların arasınadalarak sebze bahçelerinin içinde gözden kayboluyorlar.
Adam tepedeki zeytin ağacının dibinde, yosun tutmuş bir kaya gibi otururken görüyor bu gidişi. Çalılara, sarkan dallara tutunarak ve sanki biraz da hafifleyerek iniyor aşağıya. Üzerindeki yepyeni giysilerle kendisini bekleyen oğlunu görünce yüreğinin yağı eriyor bir kez daha. Kaçırıyor bakışlarını. İçeri giriyor gömleğini değiştirmek için. Fazla kalmıyor orda. Çıkarken bir ağız dolusu duman üflüyor boşluğa, şapkasını kafasına geçirmiş…
“Hadi bakalım, düş ardıma,” diyor oğluna.
“Nereye gidiyoruz baba?”
Duymazlıktan geliyor adam. Merdivenlerden inerken sağa sola bakıyor yalnızca, arkasında bir ceset bırakarak yola çıkanların merakıyla. Belki de ilk kez, köyün ıssız bir bölgesinde yaşıyor olmaktan sevinç duyuyor. Fakat gölgeli bir sevinç bu. Suskunluğunun yapay olduğunu bilerek yürümek ve çok geçmeden bir başka hırpalayıcı boyuta geçecek zorunda olmanın yükünü taşımak, adımlarını cılızlaştırıyor gittikçe. Mandalından kurtulmuş bir makaraya tutunanların yaşam çizgisi uzanıyor şimdi önünde. Ne halatı bırakması mümkün, ne de bir başka makaraya sarılması. İnecek aşağıya; belki hızlı, belki de yavaş… Aldığı yaraların ne denli çetin olduğunu, ancak yere çarptıktan sonra anlayacak.
Sabahtan beri sıraya soktuğu onca sözcüğün dilinin ucuna yapışmasını engellemeye çalışıyor bir yandan. Öte yandan da boğazını tırmalayan asıl sesten kurtarmaya çalışıyor sözcüklerini. Yoksa soluk bile alamayacak, boğulup gidecek bir kayanın yamacına serilip.Minik kıvılcımlar yanıp sönmeye başlıyor sırtında. Yutkunuyor birkaç kez. Acımasız yolculuk sürüyor. Arkasından gelen oğlunun kendi yürüyüşünü taklit ettiğini, ayak izlerine basarak yürümeye çalıştığını fark ediyor. Hiç sesini çıkarmıyor, adım atışlarından yükselen ritmik sesin uyumuna bırakıyor kendini. O anda bir başka karar daha veriyor, az ötedeki tepeye ulaşınca konuşacak oğluyla. Böyle arka arkaya değil de, yan yana yürümenin iç rahatlatan serinliğinde dertleşmenin daha kolay olacağını düşünüyor.
Tepe dediği hafif bir yükselti aslında. Çevredeki bahçelere azıcık yüksekten bakan küçük bir ıssızlık… Hayvanlar bekliyor bu ıssızlığın ortasında, kendilerini biraz sonra ağaç gölgesine götürecek olan sahiplerini. Otların arasında çekirgelerin, sürüngenlerin, böceklerin, kuşların hiç bitmeyen telaşları…
“Nereye gittiğimizi merak ediyorsun, değil mi?” diyor adam birdenbire.
“Evet.”
Yeni bir sürüklenme daha. Artık yürüyüş değil bu, adım adım süzülmek tepenin eğiminden aşağı, iki ter damlacığı gibi… Adamın dili süngere dönüşüyor yeniden. Çocuk babasına bakıyor hafifçe başını çevirip; her an tedirginliği biraz daha artarak yürüyor babasının yanı sıra.
“Annen sana bir şey söylemedi galiba.”
“Söylemedi,” diyor çocuk.
“Ben söyleyeyim o zaman.”
“Söyle.”Oğlum, bugün sünnet olacaksın. Haberin olsun. Şimdi de oraya gidiyoruz..”
Artık geri dönüş yok. Kopup giden bir çığlığı döndürmenin olanaksızlığıyla baş başa kalıyorlar ikisi de Yalnızca kaçamak bir bakış bundan sonrası, kaygan bir uzaklığı koruma içgüdüsü…
Çocuk bir an adımlarının düzenini şaşırıyor, tuhaf bir zedelenmenin eşliğinde iki-üç kez sendelese de, üstünde gezindiği bu acımasız dünyaya kendini uydurma başarısını çabucak gösteriyor:
“Ben mi?” diyor yavaşça.
Oradan oraya çarparcasına bir süre dolandıktan sonra en küçük bir iz bile bırakmadan uçup giden sesinin ardından hızlandırıyor adımlarını. Yetişiyor babasına. Bir yanıt bekliyor, belki bir gülme sesi, bir şaka esnemesi yüzünde… Hepsi boşuna… Ağaçlar, çalılıklar, taşlar, otlar ayaklanıyor sanki. Hep birlikte yürümeye başlıyorlar sessiz bir rotanın izinde.
“Başka çaremiz yoktu oğlum,” diyor adam. Çocuk tanıyor bu sesi, bu tanıdık bıçağı… Aralarındaki gizli ip tam ortasından kesiliyor. Babasından ağır ağır uzaklaşıyor çocuk. Boşluk büyüyor. Oğlunun yaklaşmasını bekliyor adam. Gittikçe çoğalan uzaklığın daha da açılmasının varacağı noktayı biliyor çünkü. Adımlarını iyice küçültüyor. Karmakarışık bir yürüyüşle yaklaşıyor çocuk.
“Bak oğlum,” diyor adam. “Arkadaşlarının çoğu sünnet oldu. Bu işi fazla geciktirmeye gelmez. Sana onlar gibi güzel bir sünnet düğünü yapmayı biz de isterdik, ama halimizi görüyorsun.”
Bir süre susup oluşan boşlukta kendini toparlamayıdinleyerek tüketmeye başlıyor uzayan metreleri.
Ana yola çıkınca bir kez daha deniyor şansını:
“Korkuyor musun yoksa?”
“Biraz…” diyor çocuk.
“Ne kadar biraz?”
“Çok.”
Adam başka soru sormamaya karar veriyor. Çocuğun ağzından çıkan her sözcük bir hançer olup saplanıyor çünkü sırtına. Kurbanlık kuzu gibi ardından tıkırdayarak gelmesinin hüznü yetiyor zaten bu yolculuğun ateşini üflemeye. Yeni körüklere gerek yok diye düşünüyor adam.
Mevlit okunuyor ağdalı bir sesle sünnet evinin bahçesinde. Erkekler sofaya toplanmışlar, aralarına hocayı da alarak yapay bir huzur maskesinin önderliğinde dinliyorlar mevlidi. Kadınlar ise evin odalarına dağılmışlar gruplar halinde. Hoparlörden dağılan yanık sesi, zaman zaman dedikodunun bulamacına sarmalanmaktan da kurtaramıyorlar dillerini.
Adam içeriye girmiyor. Kapıda karşılaştığı ev sahibine oğlunu ve elindeki çantayı teslim ederek kenardaki sandalyelerden birisine ilişiyor. Karısı çıkıyor az sonra dışarı. Göz göze gelince ikisi de birbirlerinden kaçırıyorlar bakışlarını. Kadın çocuğu ve çantayı alıp hızla içeri giriyor. Uzaklaşan oğlunun ardından son kez bakıyor adam. Gözlerindeki sulanmayı parmaklarıyla gizliyor kimseye belli etmeden.
Sandalyede oturmak da sıkıyor onu, göz göze geldiği insanların yapmacık selamları da… Kalabalığın baskısından kurtulmak istiyorhemen. Utanmayı falan bir kenara bırakıp oturduğu yerden kalkıyor. Aklına o anda bir şey gelmiş gibi yapıp sofadan aşağıya iniyor. Ağaçların arasındaki ince patikada yürümeye başlıyor, kısa sürede gözden kaybolmak istiyor, bir an önce…
Kadın dışarı çıkıyor bir süre sonra. Kocasını göremeyince telaşlanıyor. Sağa sola bakınıyor, evin arkasına dolanıyor, yok adam. Meraklanıyor iyice. Eğilip ağaçların arasına bakıyor uzun uzun. Neden sonra önce ayaklarını görüyor, sonra da kuyunun başında kımıldamadan duruşunu. Hemen o tarafa seğirtiyor.
“Bir delilik yapmadan yetişebilsem şuna,” diyor içinden.
Adam arkadan gelen ayak seslerini duyunca irkiliyor. Hızla çeviriyor başını:
“Ne yapıyorsun burda?” diyor kadın.
Adam yanıt vermiyor. Konuşsa ağzından çıkacak olan o titrek ve boğuk sesin başına ne işler açacağını biliyor. Saçlarını sıvazlar gibi yaparak yüzünü ve gözlerindeki yaşı silmeyi beceriyor.
“Ne oldu?” diyor kadın bir kez daha.
“Yok bir şey.”
Umduğundan daha diri çıkıyor sesi. Seviniyor buna. Kuyuya eğilip suya bakıyor uzun uzun. Karısı ağır ağır yaklaşıyor yanına. Elini sırtına koyuyor:
“Burada böyle durulmaz,” diyor. “Ayıp. Orda mevlit okunuyor, sen burada…”
“Tamam, sen git, ben birazdan gelirim,” diyor adam.Kadın elini çekiyor. Çekerken de kolundan tutup kocasını yavaşça uzaklaştırıyor kuyunun başından.
“Sıkma canını bu kadar,” diyor. “Biz de düğününü gönlümüze göre yaparız.”
“Yaparsınız,” diyor adam. “Fakat benim o kadarına ömrüm yetmez artık.”
Kadın yan tarafına geçiyor kocasının. Eğilip yüzüne bakacak. Ama adam izin vermiyor buna. Kuyuya eğiliyor bir kez daha.
“O nasıl söz öyle?” diye fısıldıyor kadın. “Ağzından yel alsın.”
Fakat o gün yel de esmiyor.

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <