
Sitemde yayınlamak için yaşayan efsane Yiğit Özgürün 500 karikatürünü bir araya getirdim, karikatürleri burada görebilirsiniz, bu vesile ile Yiğit Özgürün öz geçmişindende bahsetmek istiyorum;
Yiğit Özgür, 1977 İstanbul doğumlu, Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Grafik Bölümü’nü bitirmiş, ciddi anlamda 17 yaşından itibaren karikatüre yönelmiş, daha sonra karikatür çizebilmek için İstanbul’a gelmiştir. Leman, L-Manyak ve Penguen dergilerinde çalışmıştır. Leman dergisinde fazla tanınmayan karikatürist, Penguen dergisine geçtikten sonra, kendine özgü uzun konuşma balonları ile dikkat çekmeye başlamış ve daha geniş kitlelerce tanınmıştır. Çizer’in 2004 yılında karikatürlerini yayınladığı Doğan Kitapçılık’tan çıkan bir kitabı vardır. 10 Ağustos 2007 tarihinde Penguen dergisinden ayrılan Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya ve Ersin Karabulut, bir araya gelerek hazırladıkları yeni karikatür ve mizah dergisine UYKUSUZ adını vermişler, 5 Eylülde yayına başlayıp her çarşamba bayilerde olacak derginin yazar çizer kadrosunda, Vedat Özdemiroğlu, Uğur Gürsoy, Yılmaz Aslantürk, Ender Yıldızhan, Fırat Budacı, Memo Tembelçizer, Barış Uygur, Deniz Ensari ve Yavuz Öztürk’ün yanısıra Avrupa yakası dizisinde canlandırdığı Burhan karekteri ile popülaritesini artıran Engin Günaydın da bulunuyor. Karikatüristin çizdiği karikatürler, maillerle insanların paylaştığı efsaneler haline gelmiştir, karikatürleri fıkra gibi yazılarak veya anlatılarak kullanılmaktadır, Ekşi sözlükten aldığım fıkralaştırılmış bir kaç örneği altta görebilirsiniz.
1)
(ajan kılıklı bir adam ankesörlü telefonla konuşmaktadır);
ajan: -alo… kuş kafese girdi… tekrar ediyorum… kuş kafese girdi…
telefondaki: -anlaşıldı… öküz naaptı?…
ajan: -öküz hangisi abi?…
telefondaki: -buzağının büyüğü…
ajan: -anlaşılmadı…
telefondaki: öküz sensin evladım… operasyon bitti napıyorsun hala orda?…
ajan: - anlaşıldı…
telefondaki: -ne anlaşıldı…
ajan: -buzağının büyüğü…
2)
+hocam biz önümüzdeki kurban 3 aile birle$ip günaha girmak istioruz
-lan hani koyuna giriyodunuz?
+ateist olduk biz
-üç aile niye birle$iyosunuz ki?
+korkuyoruz allahtan
3)
+sedat abi baban elme$..
-ne?
+baban elmü$..
-ne diyon be?
+baban ölmü$..
-manyak mısın oğlum, dogru dürüst söylesene
+alıştıra alıştıra diyeyim dedim, alı$tın mı?
-str git lan
4)
anne yalnız başına oda da oturmuş endişeli bir surat ifadesiyle sayıklamaktadır:
- civciv…kalem…erik…pil…kuş…papuç…dolap…
kapı açılır ve kızına dönerek:
- saat kaç kızım, nerde kaldın? insanın aklına bin türlü şey geliyo..
5)
çay bahçesinde bir kiz yalniz ba$ina oturmakta, garsona sipari$ vermektedir;
- öyle davullu zurnali $atafatli degil, aile arasinda sade bi gazoz istiyorum..
- ay yaziiik, evde kalmi$..
6)
(ya$li bir kadin yaninda genc bir adam)
kadin: evladim benim okumam yazmam yok $u kagitta ne yaziyor okur musun?
adam: (okur) “bu kadinin okuma yazmasi yoktur” yaziyor.
kadin: bizde yalan yok…
7)
- irtifa kaybediyoruz. ağırlık atmamız lazım!!!
+ bir kilo demirle bir kilo pamuk var. hangisini atayım?
- demiri at!
+ yanlıış! ikisi de aynıdır.
- aaa… evet..
+ peki, bir sepette on yumurta vardı. altı çıktı kaç kaldı?
- dört.
+ yanlış. cevap sıfır! sepetin altı çıktığı için… ananı skiyim sepetin altı çıktııııııııııı…
Anlatımlar ekşi sözlükten alınmıştır.
Aşağıda da kendisiyle yapılmış iki adet röportajı okuyabilirsiniz.
Bir hafta öncesinde Açık Radyo’da Tırtıllar programında Selçuk Erdem’in penguenlerle dolu rüyalarını ifşa ettikten sonra Penguen dergisinin yolunu tutmak biraz baskı yapsa da serin kanlı olmaya çalışarak yola devam ettik. Gerçi randevumuz hayal dünyası beni her zaman merak içerisinde bırakan Yiğit Özgür’dü ama Selçuk Erdem de gayet tabii ortalıklarda olabilir, tipimizden olmasa bile sesimizden bizi tanıyabilirdi. Yine de tüm riskleri göze alıp Penguen üssünün yolunu tuttuk. Aynı binada bulunan Kanada Konsolosluğu’nun “her gelen girmesin” mantığıyla asırlık asansöre koyduğu kilit düzeneğini çalıştaramadığımız için dört kat spiral basamağı tırmansak da bunun, Yiğit Özgür röportajında aşmamız gereken ufak bir engel olduğunu biliyorduk. Ofise vardık, zili çaldık, içeri girdik, tanımadığımız yüzlerle göz göze geldik, selamlaştık, içeri alındık. Röportajı yapacağımız koridorun sonundaki ofise girdiğimizde odayı dikkatli gözlerle süzmeye başladım, zira çizerlerin nasıl bir doğal ortamda çalıştığını her zaman merak etmişimdir. Duvarlara çizilmiş birkaç resmin ve üzeri boş olan bir sürü masadan başka şey yoktu, zaten işi kalem ve kağıtla olan insanların bilgisayarla ne gibi bir işi olabilirki.
……
Ara sıra Lynch’vari bir havaya bile bürünebilen, kelime oyunlarının tavan yaptığı, mantığın uç sınırlarında diyalogların yaşandığı karelerin çizeri Yiğit Özgür, Leman ekibinden ayrılan çizerlerin kurduğu Penguen dergisinin en gözde çizerlerinden biri.
Sokakta, “tam Yiğit Özgür esprisi gibi oldu oğlum” sözlerini duyuyor olmamızın belli sebepleri olmalı ya da ani yükselişinin… Zira, Yiğit Özgür’ün Leman geçmişini ya da Penguen’deki ani çıkışı öncesinde neler yaptığını hatırlayan pek bir kişi yok. Ayrıca, bu insan nelere güler, nasıl espri bulur gibi ürkütücü olabilecek kadar genel geçer soruların cevaplarını da merak ediyorduk. İşte bu suallerin yanıtlarını bulma ümidiyle Yiğit Bey’in karşısına oturduk, arkamızda derginin Kaligrafisti Şevki Sayışman, dışarda İstanbul manzarası ve poşet çay.
İlk edindiğimiz bilgileri hemen sizinle paylaşalım; Yiğit Özgür’ün gerçek adı Yiğit Özgür, 1977 yılında İstanbul’da doğmuş lakin Antalya’da büyümüş. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nü bitirmiş ve 17 yaşında ilk karikatürünü çizmiş. “Yiğit Bey neden karikatür” gibi öncesinden mimlenmiş bir soruyu ağzımdan kaçırma korkusu zihnimi sarsa da benzer sorular sorarak kimi cevaplara ulaştık: “Askerliğim bittikten sonra İstanbul’a gelip çizim yapmaya karar verdim. Bir dergiye gireceğimden emindim, yani o konuda kendime güveniyordum. Üç sene önce Lemanyak dergisine başvurdum ama çizimlerimi beğenip Leman dergisine yönlendirdiler beni. 1,5 yıl boyunca başkalarının esprilerini resimlendirdim. Bir süre sonra sadece saçma sapan çizim yaptığımı farkedince bu durumdan sıkıldım, biraz kötü bir döneme girdim. E, kendi espirilerimi çizmediğim için de kendimi kanıtlayacak bir durum oluşmuyordu, önlerine koyabileceğim bir malzemem yoktu. İşte tam o sıralar Penguen dergisi oluştu, beni de çağırdılar ama burda da aynı tas; başkalarının esprilerini çizdim bir süre”.
Peki, ne oldu, Yiğit Özgür bir sabah uyandı ve kendi esprilerini mi yazmaya başladı? Dinleyelim: “Aslına bakarsanız, komik gelebilir ama öyle oldu. Ne olduysa bir hafta içinde oldu. Hayatımda bazı farklılıklar oldu ve esprilerimde benim kontrolüm dışında değişti. Hatta çizim tarzım bile çok değişti. Tam olarak adlandırabileceğim bir olay değildi, yani ona bağlayabilir miyim bilmiyorum ama onunla birlikte espirilerim ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Leman döneminde çok gösteriş amaçlı çiziyormuşum, sonra çok daha rahat çizmeye başladım. Ama ben değişiklik olmasını çok severim. Değişmeyen şeyleri çok sıkıcı buluyorum zaten. Bir durumun rayına oturması ve monotonlaşması içimde sıkıntı yaratıyor benim”. Yiğit Özgür’ün espri kaynağını keşfediş öyküsü bu, ancak kendisi de dediği gibi monotonluktan çabuk sıkılan biri olarak kendi çizimleri şimdiden onun canını sıkmaya başladı mı? “Şimdiden bahsedersek bazen monotonlaştığını düşünüyorum. Bazı karikatürlerde, formülize ettiğimi düşündüğüm an onu değiştiriyorum ya da balonları uzatmaya başladım. Uzun öyküler oluştu bir anda. Bunlar işte kontrolüm dışında olan değişimler”.
Uzun öykülerinden söz açılmışken, özellikle bu tip, tam sayfalık çalışmalarında Özgür komik olabildiği kadar absürdlüğün uç sınırlarına dayanan, hatta zaman zaman biraz ürkünç olabilen hikayeler çıkarıyor ortaya: “Yeni bir şeyler aramak sanırım beni bu tip hikayeler resmetmeye itiyor. Örneğin iki hafta önceki kuklalı şizofren hikayesine aslında çok farklı başlamıştım. İşte adam yanında sevgilisyle yürüyor falan, sonra hep benzer şeyler çizdiğimi fark ettim, içim sıkıldı ve o kadını adamın eline taktığı bir kukla yapmaya karar verdim. Bir de bu tip hikayelerde eskiden okuduğum absürd öykülerden her zaman çok etkilendim. Örneğin Can Barslan’ın espirileri gerçekten kendi zamanı için fazlasıyla absürd çizimlerdir. Bunlar dışında çizgi filmler kafanızı açmakta çok etkili bir araç bence”. Buraya kadar herşey güzeldi, bundan sonrası da öyle aslında, yani hiçbir felakete mahal yoktu ancak yine de şunu bilmeniz gerek; bir karikatüristle röportaj yapmanın kaygan zeminli noktaları olabiliyor. Şöyle anlatayım; daha önce mizah çizerleriyle yapılmış fiyasko röportajlara tanık olduğumdan, üstüne üstlük kimi soruların çizerler tarafından malzeme olarak da kullanılması az da olsa baskı yaratıyor üstünüzde, ama tüm bunlara rağmen karikatürlerini çizerken en çok neden etkilendiğini sorabildim: “Ya, benim öyle insanları gözlemlemişim, camın önüne geçip dışarıyı izlemişim, espri bulmak için insan içine çıkıp dolaşmışım gibi olaylarım olmadı hiç. Heryerden gelebilir aklınıza, daha çok hafızanızda olan birikimlerden çıkıyor aslında ama bunun dışında Türk dizileri de çok iyi etki bırakabiliyor, örneğin geçen hafta akşam evde oturuyorum “Kınalı Kar” isimli diziyi izlerken kadın bir cümle patlattı, tamam dedim, hemen kapattım televizyonu çizmeye başladım”.
Yiğit Özgür buraya kadar, kısaca monotonluğa girdiğini hissettiği anda sıkılan, değişimi seven, espri için gözlem yapmayan bir çizer. Peki, komik mi diye soracak olursanız diyeceğim şudur: buraya kadar yazıya dahil etmedeğim komik diyaloglar yaşandı, ama bir stand-up adayı değil, haberiniz olsun eğer öyle olmasını bekliyorsanız. Çünkü toplumda böyle bir inanış var; “karikatür çizen adamlar kesin çok komiktir” gibi: “Yani aslında insanların komik olmam yönündeki beklentileri ne kadar büyükse o kadar da hayal kırıklığı oluyor. Yeni birileriyle tanışıldığı zaman bir beklentileri oluyor ama o kadar çok espri, komiklik yapan biri değilimdir. Bir de çok gözlem yapıyorum sanıyorlar ve benden çekiniyorlar, onları çizimlerime malzeme yapacağımı sanıyorlar. Biraz saçma bir durum bu, asla insanlara denek olarak bakmıyorum çünkü”. Peki, çizer kişi bazı haftalar ürünlerinden memnuniyetsizlik duyar mı? “Bu hafta olmamış” der mi kendi kendine?: “Oluyor tabii. O hafta espirilerden memnun değilsem bütün hafta boynum bükük dolaşıyorum, sürekli aklımda o hafta oluyor, zor geçiyor. Her şey yolundaysa eğer o hafta kral gibisiniz her yerde. Örneğin, bu hafta hiç memnun değildim ve çizim yapmak istemedim o yüzden eski çizimlerimden koydum. Gerçi ustalarım koymamam konusunda çok uyardılar beni ama bir daha yapmam bunu”.
Peki okuyucuları farkında oluyorlar mı kötü geçen bir haftanın, ya da Yiğit Özgür’ün kral gibi dolaşabileceği bir haftadan. Ziyadesiyle farkındalarmış, yeren de var, öven de ama en ilgincini ondan dinleyelim: “Haftada 10-15 mail geliyor. İyi kötü eleştiriler alıyorum. Bazen çok yerinde eleştiriler gelirken bazen de delilerden mail geliyor. Örneğin geçen hafta “bu adamı atın!” diye bir mail gelmişti benimle ilgili. Nasıl yani, anlamadım. Hani çok politik ya da çok cinsel içerikli çizimler yapıyor olsam belki anlarım da, adamın derdini ben henüz çözemedim. Bu tip mail’lara cevap yazmıyoruz zaten”. Yiğit’in karikatürlerine dönecek olursak, karşımıza çıkan en önemli unsurlardan biri de kullandığı kelime oyunları. “Hani bana çiçek toplayacaktın/ Hayatım çiçek yerine yanlışlıkla adam topladım, kaç kaçabilirsen” ya da odaya giren bir samuray hocasının öğrencilerine “Siz hala harakiri yapmadınız mı?” sorusuna “hayır hocam biz kakarakiri, mukarakukara yapıyoruz” cevabını verdiği kareleri örnek vererek cevabını dinledim: “Karikatür çizmeyi kelime oyunları yapabilmek için istedim aslında. Sekiz, dokuz tane olsun, oyun bahçesi gibi olsun istiyorum hep. Bence küçüklü büyüklü kareler ve fazla hikayeler çok daha güzel. Biz Türkler aslında kelime oyunlarına çok alışığız ve dilimiz çok elverişli bunun için. Algılarımız var bence, bu sebeple bunları iyi yazmak lazım, yoksa çekilmez”. Evet, ancak Türk dili ve kültürü mizah için bu kadar elverişliyken dergilerdeki espiri kalitesiyle televizyonlardaki espiri kalitesi arasında dağlar kadar fark var: “Çünkü televizyondaki herşey reyting üzerine kurulu, dizilerdeki espiriler reyting grubuna dahil insanların algılayabileceği düzeye indiriliyor hep”.
Tüm bu sorduklarımın ötesinde, mizah dergisi almaya başladığımdan beri aklımı kurcalayan soruyu sona sakladım. Karikatür çizerleri bol küfürlü, bol seks içerikli şeyler yazıp-çizip sonra da anne ve babalarının hışmından nasıl kurtulduklarını oldum olası merak etmişimdir: “Yani bu tip şeyler fazla dert olmuyor ama geçenlerde annem yaptıklarımı okudu ve “çok küfürlü şeyler yazmışsın” dedi, ben de “ekmek kapısı” dedim ve hemen yanından uzaklaştım. Bir hadise daha vardı ki, bu bayağa kötüydü. Bir keresinde annem bir güne katılmış ve arkadaşının oğlu “aa, bu oğlunuzun çizimi değil mi?” diye anneme getirmiş ve arkadaşları ile birlikte benim vibratörle ilgili bir çizimimi görmüşler. Çok utanmış herhalde, hemen beni arayıp bir ton azarlamıştı. Bir keresinde de küçükken sevişen insanlar çizmiştim, babam da görmüştü “Bedri Koraman’da , Turhan Selçuk’ta çiziyor ama hiç biri böyle çizmiyor” diye bağırmıştı”. Evet, aslında doğru, Yiğit Özgür Turhan Selçuk ya da Bedri Koraman gibi çizmiyor, zaten onunla bu röportajı yapmış olmamızın sebebi de bu değil mi?
Kutu!!!!
*Neler dinliyor?
Genelde radyo. Radyo Eksen, Rock Fm dinliyorum. Oxi-gen’de dinliyorum bazen. Ama çizimlere konu olsun diye bazen Türk-Pop da dinlemek istiyorum. Diziler ve Türk-Pop çok fazla konu yaratabiliyor bana.
*Sevdiği filmler - yönetmenler?
Tarantino’yu severim diyebilirm. Kill Bill’lerine büyük heyecanla gittim. İlki tam bir hayal kırıklığı ikincisi ise tam Tarantino filmiydi. Eski Türk filmlerini de çok severim. Güleyim eğleneyim diye değil, gerçekten de ağlayayım diye.
*Takıntıları?
Çok uzun diş fırçalarım. Halı buruştuğu zaman mutlaka düzeltirim. Yalnız başıma kafeye gidip dergi okuyamam asla… gibi gibi takıntılarım da var fakat şimdi hatırlayamıyorum.
*Akşam çıktığınızda nerelere gidersiniz?
Harbiye’de oturuyorum ve Beyoğlu civarındayım sürekli. Hep bir yerin müdavimi olmak istemişimdir ama olamıyorum. Nevizade, Akdeniz, Gizli Bahçe’ye falan gidiyorum. Ama bu aralar bizim ofisin altındaki Biracı isimli mekanda takılıyoruz. Aşağıdan kahkalar geliyor sürekli ve biz de merak edip iniyoruz oraya. Nasıl olsa gülüyorlar, biz niye çiziyoruz diyerek soluğu aşağıda alıyoruz.
*Futbol?
Beşiktaşlıyım aslında ama pek fanatik değilim.
*Çizgi roman ve çizgi filmler?
Kemal Arıtan & Metin Kaçan’ın “İstediği Yere Gidenler” isimli ortak çalışmasını çok sevmiştim. Garfield’i, Kötü Kedi Şerafettin’i de çok severim. Asıl işim çizgiler üzerine olunca kağıt üzerine çalışan adamların yaptığı işlere çok saygı gösteriyorum. Ayrıca Penguen’deki herkesin işlerini, Memo Tembelçizer’in çizgisini, American Splendour’dan da bilinen Crumb’ı çok severim.
*En çok neye güler?
Seinfeld, Simpsons…Türkiye’de bu tarz pek bir şey yapılamıyor herhalde.
Karikatüre nasıl başladın
Başladığımda 17 yaşındaydım. Hacettepe Üniversitesi Grafik Bölümü’nü kazanarak Ankara’ya gittim. Okul bittikten sonra bir mizah dergisinde çizmek için atladım İstanbul’a geldim. Dergilerin hepsi İstanbul’da olduğu için Ankara’dan iletişim kuramıyorsun. “İstanbul’a gitmek gerekiyor” dedim. Leman dergisinde çizmeye başladım. Hani vitrine, tavuk etine bakan fakir karikatürleri vardır ya, onların bir benzerini yaşadım Leman’da çalışırken. Tam gösteremedim kendimi, yapamıyorum, edemiyorum. Kimseyi de suçlayamıyorum çünkü benim yüzümden böyle oluyor. Bir yandan da, bir işe girip grafikerlik yapmıyorum. Çünkü onu yapamayacağımı biliyorum. Leman’da başkalarının esprilerini çizmeye başladım. Farklı yerlerde, kapakta, üçüncü sayfada ya da aylık L-Manyak dergisinde… 1.5 sene sonra Leman’dan ayrıldım. Ayrıldıktan sonra da Penguen dergisi çıktı. “Bir de Penguen’e gideyim” dedim. Leman’dayken Selçuk, Erdil, Met-Üst’le de pek görüşmezdik. Dergiye pek gelmiyorlardı, işlerini evden gönderiyorlardı. Penguen’de de başkalarının esprilerini çizdim önce. Bir iki ay öyle devam ettikten sonra kendi karikatürlerimi çizmeye başladım. Köşe değil de tek tek bir dosya kağıdına… Sonra devamını istediler, devamı da geldi. Biraz daha sayısı arttı. “İyi” dediler ve bazılarını işaretlediler. Ve küçük bir ölçek vererek köşe halinde çizmemi istediler. Sonra o ölçü büyüdü ve şimdiki haline geldi. Aslında hikaye biraz böyle…
Peki karikatüre ilgin nereden kaynaklanıyordu?
Çizgiyle uğraşmayı seven çocuklar olur ya. Kağıt kalemle çok vakit geçirirler. Başta öyleydi sadece. Küçükken sadece çizgiyi, komikliği çok seviyordum. Birilerinin insanları güldürmesini, onu meslek haline getirmiş olmaları çok hoşuma gidiyordu. Büyülü bir dünya gibiydi. 17 yaşında Antalya’da liseye giderken belediye bir karikatür okulu açtı. İstanbul’dan bir karikatürcü geldi. O ilk ustadır benim için, yolumu biraz o değiştirdi. İşletme, iktisat okuyacak gibi gözükürken güzel sanatlara kaydım. Kursta 250 kişi falan vardı. Ücretsiz olduğu için çok fazla insan gelmiş, yazılmıştı. Ama geriye bir kaç kişi kalmıştık. Çünkü başta çok albenili bir şey gibi gözüküyor ama öyle olmadığı sonradan ortaya çıkıyor. Sadece çok sevenler devam edebiliyor. Meslek olarak bunu yapmaya karar vermeden yapmaya başladım. Bundan para kazanmak istiyordum ama olmazsa da olmayacaktı, elden bir şey gelmiyordu.
Penguen kadrosuna nasıl dahil oldun?
Bu fikstir. Yaptıklarınızı bir dosya haline getirirsiniz. İnsan içine çıkabilecek şekle getirdikten sonra bir tane ustaya gösterirsiniz. Leman’da da Penguen’de de aynı şeyler geçerlidir. Mesela Penguen’de cuma günleri amatör günleri oluyor. Akşamüstü gençler dergiye gelirler, karikatürlerini gösterirler. Sürekli istikrarlı bir şekilde iyi işler getirenlere, “Sen gel bir sonraki hafta sabahlamaya katıl” derler. Ufak ufak teste tâbii tutulur ister istemez. Çünkü bu adamlar bir köşe verdiğinizde yıllarca çizecekler. Altından kalkabilecek mi; ona bakılır. Torpil morpil diye duyuyorum bazen; gülüyorum. Mesela dergide kötü diye düşündüğünüz köşeler aslında editöryal bir şey düşünülerek konulmuş köşeler oluyor. Senin beğenmediğin bir şeyin mutlaka azımsanmayacak bir kitlesi olabiliyor. Gazeteler için de geçerli.
Bir karikatüristin çizim tekniği yıllar geçtikçe değişir mi?
İstemeseniz de değişiyor. Belki çok değişmeyebilir ama değişim muhakkak oluyor. Benim karikatürlerim bir dönem sonra bambaşka oldu. Çok fazla reel, anatomik çiziyordum. Bir elbise, gömlek çizeceksem yakasını, kıvrımlarını, düğmesini en ince ayrıntılarına kadar çiziyordum. Yani biraz şov amaçlıydı. Fakat bu tip espriler çıkmaya başladığı zaman o esprilerle o çizgiler yan yana geldiğinde biraz abes durdu. Yakışmadılar. Bana, “Eskizlerdeki tipleri yapsana, onlar aslında bu karikatürün oyuncuları” dediler. Ben de hemen yaptım, gerçekten de öyleymiş.
Sadece çizim tekniği değil tarz olarak da değişebilir değil mi?
Kesinlikle. Ben dönüşsün istiyorum zaten. Yaşının işini yapmak lazım. Beatles grubunun gençken ve bir de yıllar sonra yaptığı işlere bakın. Biraz öyle olması gerekiyor gibi geliyor. 40 yaşından sonra da hâlâ genç tiplerin de anlayabileceği, ona hitap eden işler yapmaya çalışsanız bile olmuyor zaten. Çünkü başka bir insan olmuş oluyorsunuz.
Karikatürlerin diyaloga dayalı… Türk mizah sanatının da büyük oranda söze dayalı olduğunu biliyoruz. Karagöz-Hacivat diyaloglarında olduğu gibi. Sen bir ilişki kuruyor musun?
O yüzden böyle oldu! Böyle bir şey planlanmadı, ben bir iki balonlu karikatürler getiriyordum ilk zamanlarda. Sonra istem dışı sayıları arttı. Demek ki konuşturasım varmış onları! Hatta bir dönem Bursa’ya gidip orjinal Karagöz-Hacivat tasvirleri bile aldım. “Ben oynatacağım bunları” diye, ama olmadı. Şimdi kitabın arasında duruyorlar. Zeytinyağıyla yağlamak gerekiyormuş. İlla ki o adamların ikili diyaloglarının kendi kendine gelişmesi yüzünden o balonlar da devam etti. Daha önce böyle birşey yoktu.
İçinize sinmeyen, sonradan beğenmediğiniz karikatürleriniz de oluyor mu?
Çok oluyor. Bazısı çizerken çok beğendiğim şeyler oluyor. Sonradan bakıyorum bir acayipmiş. O yüzden biraz daha erken davranıp küçük deftercikler felan yapıyorum. 15 sayfalık mesela…15 tane espriyi çok yargılamadan çizip eskizliyorum, sonra onları buraya getirip insanlara gösteriyorum.
Çizdiğin karikatürlerden dolayı olumsuz tepkiler aldın mı?
Şöyle bir tepki aldım: Dini içerikli bir karikatür vardı. Onun için bir uyarı maili geldi. “Tepki gelebilir, dikkatli ol” şeklinde. Sonra, “Gerçek Hayat” isimli dergiden röportaja gelen arkadaşlar, “Bizim tanıdığımız birkaç tane imam var ve onların hoşuna gidiyor” dediler. Hatta sadece o tip karikatürleri kullanmak istediler. Ben de, “Aman abi yapmayın, adım çıkar İslamcı karikatürcü diye” dedim! Fakat rahatsız olmadıkları için sevmişler. Çünkü normalde karikatürde bir din adamı kullanıldığı zaman kötü gösterilir. Yobaz, bağnaz olanlar çizilir. Çünkü onların çizilmesi gerekiyor. Sivas olayından sonra çok çizilmiştir, ben de çizdim. Ama benim kullandıklarımda, çocuksu, naif, bakkal gibi bir adam oluyor imam.
Sen en çok nelere gülüyorsun? Anne, baba, çocuk ilişkileri, televizyon başındaki durumlar epeyce yer tutuyor karikatürlerinde…
6 kişilik aile vardı hep doğma büyüme. Annem, babam, ablam, teyzem, anneannem aynı evde kalıyorduk. Babayı işe gönderince 4 tane kadın, anne ve teyzeyi aynı kuşaktan sayarsak üç kuşak kalıyor. Birinin dediğini diğeri anlamıyor. O kadar karışıyor ki ortalık, o kadar ses oluyor ki etrafta ister istemez onlar kulağınıza yerleşiyor. Onu işliyorsunuz. Yaşarken pek gülünmüyor da bitince gülüyorsunuz. Onlara çok gülüyordum. Huysuz Virjin’e çok gülüyorum. Komiklik işi yapmaya başladığınızda ister kağıt üzerinde olsun, ister başka yerde olsun, bunu uzun yıllar devam ettirebilenlere karşı büyük bir saygım oluştu.
Karikatür albümü çıkarmanın sebebi neydi? Taleple mi alakalıydı?
Antalya’da otururken ablamı üniversiteye göndermiştik Ankara’ya. Dönüşte o da hediye getiriyordu. Onların arasında Can Barslan’la Erdil Yaşaroğlu’nun bir karikatür albümünü bulmuştum. Ben o sıra mizah dergisi falan okumuyordum. Hatta varlığından haberdar değildim. Okuduğumda hayran kaldım. İkisine de o kadar güldüm ki. Hemen baktım, kitapta yer alan özgeçmişi bölümünde, “Halen Leman dergisinde çizmektedir” yazıyordu. Hemen gidip Leman dergisi aldım. Leman dergisiyle tanıştım. Yarışmalara katılıyordum; yarışmaların albümleri olur. Çok severim karikatür kitaplarını. “Ne kadar satarsa satsın yapmalı” diyordum. Bir de bu kitabım için karikatürlerimin arasından özene bezene bir seçim yaptım. Başka arkadaşlardan da yardım aldım. Seçilmiş bir şeyin de ayrı olarak, biraz daha iyi kağıda basılmış halde temiz temiz durmasını istedim. Ciltleri koruyabiliyorsunuz ama dergiler yıpranıp gidiyor.
Senaryo yazmaya çalıştığını duymuştuk…
Ben çok istedim. Halen de istiyorum aslında. Bazı şeyler var karikatür haline gelemiyorlar mesela. Kağıt üzerinde anlatamayacağınız şeyler oluyor. Bir ara Uğur Yücel’le bir şeyler yapacaktım. Sağolsun insanlar da düşünüyorlar, “Yapalım edelim” diye. Ama bir şekilde tam o karikatürdeki durumu yakalayamıyorum. Şimdilik yapamıyorum. Belki ileride olur. Ama deniyorum; denemeye devam!
Sefer Selvi’ye, Musa Kart’a ve en son Penguen’in Tayyipler Alemi kapağına Başbakan tarafından dava açıldı. Bu davaları nasıl değerlendiriyorsun?
Eskiden televizyonlarda kendiyle ilgili çıkan eleştirileri kaset halinde biriktiren politikacılar vardı. Bazı karikatürcülerin kendileriyle ilgili karikatürlerini de koleksiyon yaparlardı. Bu da bana saçma geliyordu. Adamın rahatsız olması gerekiyorken, “Aman o kadar hoş görünüyor ki koleksiyon yapayım…” diyor! “Bu ne danışıklı döğüştür” diye garip geliyordu bana. Fakat dava açılması daha garip geliyor. Bu kadar hoşgörüsüzlük! Benim açımdan kapaktı, üçüncü sayfaydı, derginin politik tavrıydı gibi konuların birebir içinde olmamama rağmen durduğumuz yerler açısından dergiyle bir ortaklığım var. Dava çok lüzumsuz bir şeydi. Bir mesaj da vardı orada iletilmek istenen, “Yanlış yapıyorsun” diye bir iğneleme vardı. Bu eleştiriyi dikkate almayıp dava açmak yanlış. Ülkeyi yöneten bir adamsınız, belki herkesten daha hoşgörülü olmalısınız. Çünkü illa ki eleştirileceksiniz. Yanlış bir hareket, kötü bir niyet her zaman eleştirilecektir
Karikatüre hevesli gençlere ne önerirsin?
Benim yaptığım şeyi söyleyeyim: Baskı altında kalmadan, zorunluluk hissetmeden severek çizmeleri gerekiyor. Dergiye girmek yada yayınlatmak gibi bir amaçları varsa, buraya gelip bir ustaya göstermeleri gerekiyor. Mizah dergisinde karikatür çizmek ya da mizah yapmak isteyenler için bir öneri: Koltuğunun altına dosyanı al gel! Ben Leman dergisine on tane kısa öyküyle gelmiştim. Zaten bir ışık varsa onlar yönlendiriyorlar. Tabii ışık olmayabilir ya da olur fakat görülmeyebilir, bu da çok doğal bir şey. Herkes sendeki cevheri görecek diye bir şey yok. Ben de ilk geldiğim zaman giremedim dergiye. Yılmamaları gerekiyor. Ne kadar tutkulu olduklarını, ne kadar sevdiklerini test ediyorlar. “Bunlar çok kötü deyip” atıyor adam! Ne yapacaksınız? Eve gidip ağlayacak mısın, yoksa devam mı edeceksin? Devam edersen olur.
Mizahta küfür için ne düşünüyorsun?
Küfürün kullanabileceğini bilmek mizah dergisine özgürlük hissini biraz veriyor. Bir gazetede çizmek bu kadar eğlenceli olmayabilir. Nedenini bilmiyorum ama… Mesela bir dükkâna giren bir adam vardır. Adamın her cümlesinde biraz daha dayanılmaz bir dili olduğunu görüyorsun. Karşındakinin de sabrı tükenmeye başlayınca onu dükkândan defetmesi gerekiyor. Adaplı, usturuplu bir şekilde bir yere kadar; sonunda küfrü basması lazım! Hepimiz belli oranda küfür ediyoruz. Bunu inkâr etmenin de anlamı yok. Ama gerektiği yerde kullanmak lazım. Bir de açık açık küfür yazmak bana çok rahatsız edici geliyor. “O… çocuğu” yazmak benim yaptığım karikatürün simyasına da yatkın.


















