I.
Volkan Usta’nın tornası o gün akşama değin sustu. Çıraklar, duvarın kenarında yeşil örtülü bir tabut gibi uzanan o yapayalnız makinenin çevresinde dolaşmaktan gün boyu kaçındılar.
Ama gerçeğin kılı hiç kıpırdamadı:
Volkan
Usta
ölmüştü!
Sabahın serinliği atölyenin duvarlarından henüz silinmemişken aldığımız bu beklenmedik haber, içimizdeki bütün kâğıtları harmanlayarak gezindi aramızda. Bir ağacın gövdesinde biten aykırı mantarlar gibi yapışıp kaldık bulunduğumuz yerlere; boş gözlerle birbirimize bakıp hiç kıpırdamadan… Şaşkınlığımızın acıya dönüştüğü bu tanımsız anlarda, ikide bir hızlanan yürek atışlarımızı dinledik sessizce. Patron, hani o acımasızlığından sürekli yakındığımız adam bile sabah sabah yaşadığı bu farklı altüst oluşun etkisiyle, Volkan Usta’nın geride bıraktığı işleri içimizden birine vermeyi kendisine yakıştıramadı. Belki ölüm denen gerçekliğe, belki de ölenin ardında bıraktığı anılara duyduğu içten saygının ayaklarına dek vurandalgalarından biriydi bu. Oysa ben ne çok korkmuştum, yarım kalan işleri bana verecek diye… Sakar dilinden sıçrayacak kıvılcımların gelip de beni tutuşturmasından öylesine ürkmüştüm ki, atölyenin ıssız bir köşesine çekilmekten başka çıkar yol bulamamıştım.
Neyse ki böyle bir şeye kalkışmadı. Yoksa nasıl geçerdim ben o tornanın başına! Nasıl dokunurdum daha düne kadar Volkan Usta’nın parmaklarının gezindiği o kaygan anahtarlara? Hâlâ gözlerinin izini taşıyan tamburlara ve minik bir çocuk gibi özenle baktığı, her zaman bilenmiş durumda tuttuğu kalemlere… O yusyuvarlak ellerinin sıcaklığını henüz üzerinde taşıyan şalteri nasıl aşağı indirebilirdim?
Hele o şarkı!.. Hani durup durup söylediği o ilginç mırıldanma… Belki şarkı bile denmezdi ona; olsa olsa tornası için yaptığı özel bir beste, ya da son günlerin moda şarkılarının birinden uyarladığı değişik bir düzenlemeydi. Fakat her nasılsa Volkan Usta’nın dilinde yeniden şarkıya dönüşüyordu:

Onun arabası var, güzel mi güzel
Puntası da var, özel mi özel
Bastım mı kola, döner mi döner
Ama onun ruhu yok
Çünkü hiç mi hiç şansı yok

Altı aydır birlikte çalışıyorduk. Yan yana ve omuz omuza… Bu yüzden intihar ettiğini duyunca en çok ben sarsıldım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim bir an. Kimseylekonuşmak istemiyordum. Atölyenin bir köşesinde toplanan işçiler, Volkan Usta’nın böyle bir karara nasıl varmış olabileceğini tartışıp kendilerince birtakım varsayımlar üretirlerken, ben bir kenarda olanları izlemekle yetiniyordum.
Zaman çabuk geçiyordu. Bir süre sonra herkes ilk şaşkınlığını attı. Tezgahları çalıştırmaya ve işlerinin başına geçmeye başladılar. Oysa benim içimdeki bulantı bir türlü geçmek bilmiyordu. Yüzüne baktığım her kişinin, hatta nesnelerin bile acıyla boyanmış özel maskelerini birer birer fırlatmaya başladığını, ağır ağır yükselen şamatanın içinde daha seçkin bir yer bulabilmek için özel bir çaba harcadığını görmek soğutuyordu beni günlük ilişkilerden. Gittikçe derinleşen bir çukurun içinde tek başına debelenmekten başka bir şey gelmiyordu elimden ve bu da derinliğin biraz daha artmasına neden oluyordu ne yazık ki.
Bu sırada iki kişi daldı atölyenin içine. Belli ki sivil polisti bunlar. Ellerindeki telsizler, bakışlarındaki siyah saçıntılar ve herkesinkinden farklı olan montları kolayca ele veriyordu onları. Önceden biliyorlarmış gibi doğruca patronun büro niyetine kullandığı odaya gittiler. Bundan sonrasını camın arkasından izledim ben de. Patron önce birer sigara uzattı konuklarına. Sırrı dökülmeye başlamış aynalara benzeyen lekeli yüzünü, elinden geldiğince ışıltılı tutmaya çalışıyordu. Masanın üzerindeki, makine yağı bulaşmış kağıtları karıştırdı bir süre. Aradığını bulamayınca dışarı baktı. Göz göze geldik. Çağırdı beni. Gittim.
“Volkan Usta’nın telefonu vardı burada bir yerlerde, gördün mü?” dedi.Ezbere biliyorum,” dedim.
“Kaç?”
Söyledim numarayı.
Telefona uzanırken yüzüme baktı patron:
“Karısı ve çocukları da…” diye başladı ve sonra bir an için sustu nedense.
Rengim iyice beyazlamış olmalı ki, telaşla bitirdi cümlesini:
“…onunla birlikteymiş. Birlikte atlamışlar köprüden.”
Masanın kenarına tutundum hemen. Ayağımın altında birdenbire kayganlaşan yüzeyden, sallanan duvarların döküntülerinden korumalıydım kendimi. Titremesi gittikçe artan dilimin vuruntularını da önlemeliydim bir an önce.
“Hepsi ölmüş mü?”
Başını salladı:
“Evet.”
Sessizlik… Zamanın üst üste kabuk bağlayışı… Sözcüklerin yemek artıkları gibi ortalığa saçılıp kokmaya başlaması…
“Oğlanla anasının cesetleri bulunmuş, ama ötekiler yok daha…”
O güne değin hiç bilmediğim, değişik bir sıkıntı aktı içime. Tanımadığım bir su oradaki zavallı ağacı boğmaya çalışıyordu sanki. Tuhaf bir hesaplaşmanın içine düştüm birden; göz kapaklarımın altlarına doluşan birikintilerin yanaklarımdan aşağı akmasına izin vermeli miydim, yoksa ayakta dimdik durmayı mı başarmalıydım? İkincisini seçtim. Daha sağlam basmaya çalıştım yere.
Polislerden biri elindeki telefonu kulağıyla omzunun arasınaustalıkla sıkıştırdı; bir yandan sigarasını kül tablasının kenarlarında gezdirirken, bir yandan da gördüklerini özetledi karşısındaki komisere. Sonra patrona döndü:
“Komiserim seni istiyor,” dedi. “Yanına kimliğini almayı da unutma!”
Ve birden ayağa kalktı. Biz de kalktık onunla birlikte. Kapıdan çıkarken patrona yanaştım:
“Ben de geleyim seninle…” dedim yavaşça.
Ses çıkarmadı.
Aynı arabaya doluştuk. Patronla ben yan yana oturuyor, ancak birbirimizin yüzüne bakmaya cesaret edemiyorduk. Volkan Usta’nın ölümüyle birlikte küçük bir ailenin yok olduğunu da öğrenmiş olmak, kuru bir yaprağa döndürmüştü bizi. Camın arkasında bir hızlanıp bir yavaşlayan görüntülerin avutuculuğu olmasa ne yapardık bilmem. Düşünme yeteneğinden hızla uzaklaşıyor, bundan sonrasını tahmin bile edememenin sıkıntısını yaşıyordum.
Dar bir sokağın sonlarında, hafifçe yana yatmış, kapı ve pencereleri mavi boyalı bir evin önünde durduk. Köşede bekleyenlerin içten içe fokurdayan acıları, çok uzaklardan bile belli oluyordu. Erkekler duvar boyuna dizilmişlerdi, kadınlar ise minicik avluya ve odalara… Kesik kesik hıçkırık sesleri geliyordu içeriden. Polisler patronu alarak kadın kalabalığının içine daldılar. Bana gel diyen olmadı, bu yüzden orada beklemeyi yeğledim, komşulardan biraz daha ötede… Sokaktakilerin üzerime devrilen bakışlarına aldırmamaya çalışıyor, ayakkabılarımdan birinin kenarıyla yere görünmeyen çizgiler çiziyordum. Gittikçe artanmırıldanmalar, fısıldaşmalar geliyordu sağdan soldan, ama hiçbirine aldırmıyordum.
“Çalıştığı yerin sahibiymiş. Bu da arkadaşı…” dedi biri.
Şaşırdım. Nasıl tanımışlardı ki bizi, neydi kimliğimizi belli eden? Bir süre bu soru dolaştı kafamda, sonra pıhtılaşıp bir köşeye yığıldı. Boynumu büküp sessizce dikilmeyi sürdürdüm, sıvası yer yer dökülmüş duvarın dibinde. Bu arada komiserin beni de görmek isteyebileceğini düşünüyor, ne diyeceğimi belirlemeye çalışıyordum. Meğerse boşunaymış bütün bunlar… Ne komiser çağırıp bir şey sordu, ne de orda bekleyenlerden biri yaklaştı yanıma. Oysa söyleyeceklerimi içimde öylesine yinelemiş, öylesine biriktirmiştim ki; bir an önce boşalmak ve kusup rahatlamak istiyordum. Olmadı.
Patron da çok kalmadı içeride; solgun bir bez parçasına dönüşen yüzüyle kadınların arasından geçerek sallanarak geldi:
“Hadi gidiyoruz,” dedi usulca.
Tek başınaydı bu kez.
Yürüdü. Koşup arkasından yetiştim. Fısıldadı:
“Kız da bulunmuş. Haberin olsun.”
“Peki Volkan Usta?”
“O yok, arıyorlarmış.”
Sözcükler, birdenbire dudaklarımın arasına yığılarak yeni bir soru sormamı engellediler. Volkan Usta’nın şimdiye değin bulunamamış olması, ölümü kadar etkilemişti beni nedense. Artık hiçbir şeye hükmedemeyen bir bedenin, Boğaz’ın sularında oradan oraya sürükleniyor olduğunu düşünmek ve bu sabah görüşmek umuduylaayrıldığım o suskun adamın, şu anda denizin sırtında ağır ağır örseleniyor olduğunu zihnimde canlandırmak, sık sık tırmalıyor, acıtıyordu içimi.
Patrona baktım göz ucuyla; o daha sakin görünüyor, bütün bu geliş gidişleri bir görev edasıyla yapmanın rahatlığını saçarak yürüyordu yanı başımda.
“Neredelermiş şimdi?” dedim son bir silkinişle.
“Morga kaldırmışlar. Üçünü de.”
Durağa hızlı adımlarla girdik. Yaşamın kendisi dar bir patikaya dönüşmeye başlamıştı gözümde. Yolun her iki yanına sıralanmış çalıların, dikenlerin ve sivrilmiş taşların dizlerimizi çizip kanatmasına aldırmadan ilerliyorduk sanki. Her dönemeçte neyle karşılaşacağımızı bilmeden, bazen sarsılıp bazen sendeleyerek yürüdüğümüz bu karanlık yolculuğun duraklarından birindeydik şu anda. Gündelik yaşamın gerçekliğinden bakarsak bir otobüs durağında bekliyor olduğumuzu kabul etmeliydik elbet; ama asıl olan bu değildi bence. Sonunu görmediğimiz, hiçbir zaman da göremeyeceğimiz bir başka rotanın hangi durağında olduğumuzu bilmekti önemli olan. Ve biz böylesine sanal bir durağı kendi çabalarımızla aralayıp ölümden konuşmalıydık hep; hem de toplu bir cana kıyımdan…
“Usta, Volkan Abi sence bunu niye yaptı dersin?”
Patron, yüzünün titrek buğusunu kocaman elleriyle sıyırıp atmak ister gibi sıvazladı suratını. Sakallarının hışırtısı gelip geçti kulağımın dibinden:
“Bilmiyorum,” dedi. “Sen ne biliyorsan, ben de o kadarını…”Bir daha konuşmadık. Oysa ben kendimi askıya alınmış hissediyordum bugün. Ve bedenimin çevresinde oluşan bu vahşi boşlukta, gerçek dünya ile bağlarımı kopararak yalnızca ölümden, yalnızca intihardan, yalnızca Volkan Usta’dan söz etmek istiyordum. Ne var ki patron yanaşmadı buna. Beni bir kez daha yapayalnız bıraktı bunca zonklamanın ortasında.
Otobüs öyle kalabalıktı ki, birbirimizden uzak yerlere oturmak zorunda kaldık. Atölyeye döndüğümüzde ise her şey bıraktığımız gibiydi. Ustasıyla çırağıyla herkes, kendi işine dalmıştı ve tezgahların gürültüsü duvarlarda yankılanıyordu her zamanki savrukluğuyla. Patron fazla uzatmadan anlattı olan biteni. Birkaç çırak dışında kim varsa içeride, can kulağıyla dinledi başımıza toplanıp. Sonra sessizce dağıldılar.
İş önlüğümü sırtıma geçirdim ben de. İçimdeki sıkıntıyı biraz olsun hafifletirdi belki bu. Ve sabahtan beri bir türlü yapamadığım şeyi yapıp Volkan Usta’nın tornasının başına geçtim bir anda. Derin bir soluk alıp bastım yeşil düğmeye. Motorun sesi kulağımı doldurur doldurmaz şalteri indirdim. Ayna dönmeye başladı. Bir süre gözümü alamadım o değişken parlaklıktan;
“Hey gidi Volkan Usta!” dedim kendi kendime. “Bırakıp gittiğin ayna yine dönüyor!”
Kaleme açıyı verip ilk talaşı almak üzere hafifçe eğilmiştim ki, biri kolumdan tuttu. Doğruldum. Patrondu yanımdaki.
“Sen bunu bırak da, git içeride güzel bir çay demle bize,” dedi.
Karşı çıktım, çalışabileceğimi söyledim; fakat dinlemedi beniOmzumdan kavrayıp biraz da zorlayarak odasına doğru itti.

II.
Volkan Usta’nın tornası o gün akşama değin sustu. Çıraklar, duvarın kenarında yeşil örtülü bir tabut gibi uzanan o yapayalnız makinenin çevresinde dolaşmaktan gün boyu kaçındılar.
Ama gerçeğin kılı hiç kıpırdamadı:
Volkan
Usta
ölmüştü!
Karakolu aradık ne çok; yeni bir haber alırız diye. Olmadı. Kulağımız kirişte, atölyenin içinde turlar attık. Ses çıkmadı. Kapatıp gitmek üzereyken telefon çaldı. Odanın içinde patronla ben vardım yalnızca;
“Ayakkabılarından birini ve ceketini bulmuşlar,” diyordu karşıdaki ses. Dediklerini ben bile duyabiliyordum, ta karşıdan…
“Ama kendisi yok. Şimdi ara veriyorlar. Yarına kadar kıyıya vurmazsa eğer, sabah yeniden aramaya başlayacaklar.”
Ve ardından birtakım sözcükler daha, artık duymak bile istemediğim.
“Kim bu?”
“Komşusu,” dedi patron. “Eve gittiğimizde vermiştim numarayı. İyi ki de vermişim; bak aradı adam, bizi meraktan kurtardı.”
Oysaki ben daha çok meraklanmıştım şimdi. Volkan Usta’nın ertesi günkü görüntüsü geliyordu gözlerimin önüne sık sık. Kaskatı kesilmişbedeni, şişmiş karnı ve boşluğa bakan gözleri ile denizden çıkarılışını gözümde canlandırdıkça, sırtımda karıncalanmalar başlıyordu belli belirsiz.
Patronla evlerimiz farklı yönlerdeydi. Atölyeyi kapatır kapatmaz birbirimizden ayrıldık. Ancak ben eve gitmedim. Minik bir büfede ayaküstü bir şeyler atıştırıp Boğaz’ın yolunu tuttum. Küçük bir balıkçı barınağı biliyordum, oraya gittim doğruca. Sıra sıra dizilmiş teknelerin önünden ağır adımlarla geçiyor, göz ucuyla Kerem Kaptan’ı arıyordum. Babam bu dünyadan göçüp gittikten sonra bizi unutmayan, nerede görse halimizi soran, annemin bunalım geçirdiği günlerde kapısını çalabildiğim ender dostlarımızdan biriydi o. Böyle bir konuda yalnızca ona açılabilirdim. Akşamın alaca karanlığı yetmiyormuş gibi, yağmur bulutlarının koyuluğunun da hüküm sürmeye başladığı bu saatlerde, kıyıdaki ahşap iskelelere bağlanmış irili ufaklı teknelere kaçamak bakışlar atarak yürüyordum. Bazı teknelerin sahibi içindeydi, bazıları da geceyi yalnız geçirmeye hazırlanıyorlardı. On metre kadar aralıklarla denize uzanan minik iskelelerin çevresini şişeler, eskimiş kovalar, yırtık ağlar, aşınmış tekerlekler, ortadan ikiye bölünmüş bidonlar ve rengârenk ipler kaplamıştı. Birkaç tane de baraka çarptı gözüme, bu yarı karanlıkta insanı ürküten; baştan aşağı naylonla kaplanıp çivilenmiş… Birinin çevresine boy boy saksılar ve adlarını bilmediğim çiçekler sıralanmıştı; uzakta olanın önüne ise iki sandalye atılmıştı, bomboş… Ortalıkta benden başka dolaşan yoktu. Cesaretim azalıyordu gittikçe. Ne var ki düşündüğümü de başarmak zorundaydım. Teknelerin içinde oturan ve şimdiden sarhoş olmaya başlamışdenizcilere Kerem Kaptan’ı sormaya çekiniyor, her şeyi bir rastlantıymış gibi gerçekleştirmeye özen gösteriyordum.
Neyse, şansım yaver gitti de, çok geçmeden köhne bir teknenin içinde buldum onu. Sırtına krem rengi bir kaban, ayağına da bol bir kot pantolon geçirmiş, minik bir dağ gibi oturuyordu brandanın altında. Yapayalnız… Koca göbeğini zor zapteden kazağı bir katran gibi simsiyah görünüyordu uzaktan. Beni görünce şaşırmadı. İskeleye atlayıp yanıma geldi. Buralarda ne aradığımı sordu. Çabucak anlattım derdimi. O kocaman adamın sözlerimden etkilendiğini gittikçe buruşan yüzünden yavaş yavaş okudum.
“Gel bakalım,” dedi, “içeride konuşalım.”
Solgun bir lambanın ışığıyla yıkanan teknenin lacivert boyalı yan yüzeylerinin hasar görmüş kimi bölümleri, beyaz bir macunla üstünkörü kapatılmıştı. Kerem Kaptan teknenin ipini becerikli elleriyle kendine doğru çekti ve atladı içine. Birdenbire neye uğradığını şaşıran zavallı kayık, deliler gibi sallamaya başladı başını. Kerem Kaptan orta bölüme ilerledi. Yanından geçtiği çapayı bir kenara atıp yol açtı bana. Minik bir ürküntüyü içimde taşımama karşın, Kerem Kaptan’ın arkasından ön sahanlığa ayak basmayı becerebildim ben de. Yeşil bir halıyla kaplanmıştı burası. Yumuşacık… Motorun tahta korunağının üzerine özenle bırakıldığı her halinden belli olan ince minderi alıp uzattı Kerem Kaptan. Bir de yer gösterdi oturmam için. Hemen arkamdaki tahta oturağa attım minderi. Oturur oturmaz teknenin minik sallantıları hoşuma gitmeye başladı.
Baştan sona anlattım olanları. Bu arada kentin bütün ışıkları yandı.Biz küçük bir teknede, karanlıklar içindeydik. Hafif bir ürperme sardı bedenimi. Kerem Kaptan hemen fark etti bunu; yan taraftan küçük bir tüp çıkarıp yaktı. Başlığı bir anda kızaran tüpü ayaklarımın dibine doğru sürdükten sonra kaldırdı kafasını:
“İstersen hemen gideriz,” dedi.
“Gidelim.”
Motorun kolunu bir yerlerden bulup hızla çevirdi. Hiç nazlanmadı o demir yığını da, usul usul çalışmaya başladı. Kaptan tekneyi iskeleye bağlayan ipi çözdü. Arkaya geçip denizdeki çapaya asıldı. Yosunlarıyla birlikte denizden çıkardı ve yan taraftaki boşluğa uzattı. Dümen kolunu yerine taktı, motora yol verdi ve bir anda Boğaz’ın siyah sularında ilerlemeye başladık. Ben motorun hemen önünde oturuyor ve denize uzanan o uzun egzozdan gözlerimi bir türlü ayıramıyordum. Kerem Kaptan’ın motor sesiyle iç içe geçen sözlerinin yarısını anlayamasam da, elimden geldiğince anlaşılır yanıtlar vermeye çalışıyordum. Sonunda ikimiz de bağırmaktan yorgun düştük. Kerem Kaptan teknenin sağ kenarındaki eski boruya bağlanmış olan lambalardan büyüğünü yaktı. Akıntının yönünü hesaplayarak rotayı belirledi, teknenin hızını azalttı ve kıyıya yakın bir bölgede seyretmeye başladık. Artık ikimiz de tüm dikkatimizi denize vermiş, lambanın aydınlattığı suların üstünde karşılaştığımız nesnelere kilitlenmiştik. Umudumuz fazla değildi. Bunu ikimiz de biliyor fakat birbirimize söylemiyorduk. Çünkü ben bu arayışın gerekli olduğuna inandırmıştım kendimi. Bu yüzdendi içimdeki serinlik. Şu anda evde oturup da uyuklamak yerine, böylesine cılız bir çabanın içinde oradan orayasürüklenmek daha rahatlatıcı, daha insana yakışır geliyordu bana. Bu arayışa dayanabildiğim kadar dayanacak, Kerem Kaptan’ın sabrını sonuna değin zorlayacaktım. Volkan Usta belki de buralarda bir yerdeydi; hemen yakınımızda, yanı başımızda… Kimbilir?
Ne var ki çok da uzun sürmedi bu kararlılığımız. Akıntının sürükleyici gücünü gördükçe umudumuz da dağılmaya başladı. Kerem Kaptan’ın art arda içtiği sigaraların ve benim durmaksızın okuduğum duaların hiçbiri yeterli olmadı. Volkan Usta’yı bulamadık. Sonunda pes etmek zorunda kaldım. Yavaşça doğruldum oturduğum yerde ve;
“Yarını bekleyelim Kerem Amca,” dedim.
Kerem Kaptan bu noktaya geleceğimden emin olmalıydı ki, hiç şaşırmadı. Sesini de çıkarmadı. Teknenin burnunu geriye çevirmekle yetindi, o kadar.
İskeleye çıkınca cebimdeki bütün paraları vermek istedim ama almadı Kerem Kaptan. Mengene gibi elleriyle tutup uzaklaştırdı kendinden beni. Denize düşmekten son anda kurtuldum. Git demenin başka bir yoluydu bu. Veda ve teşekkür sözcüklerini karıştırdım birbirine. Onları da dinlemedi. Sırtıma vurduğu kocaman bir şaplakla uğurladı beni.
Eve yürüyerek gittim. Bu iyi geldi bana. Gecenin ayazı biraz olsun açtı içimi. Annemi uyandırmadan, bir hırsız gibi girmeyi denedim içeriye, ama çabucak enselendim:
“Neredeydin?”
“Bir arkadaşla birlikteydik.”
“Saate bakmadın mı hiç?”Bana çocuk gibi davranma anne! Saati de biliyorum, geç kalmanın ne olduğunu da… Sen işine bak.”
Annem karşılık vermedi. Sustu. Zaten son günlerde sinirleri iyice bozulmuştu yine. İkide bir buhran geçiriyor, zaman zaman da ortalığı kırıp döküyordu. Komşular hemen her akşam yolumu kesiyorlar, yeniden doktora götürmem için türlü önerilerde bulunuyorlardı. Kolay sanıyorlardı böyle bir şeyi.
Odama geçip ışığı bile açmadan değiştirdim giysilerimi. Yorgunluktan ölecek gibiydim. Bütün bedenimde ince bir sızı dolaşıyor, gözlerim bir toz yığınının arasından geçmiş gibi yanıyordu. Bir ara yarın sabah ne yapacağımı, güne nasıl başlayacağımı planlamak istedimse de, çabucak vazgeçtim. Değil yarını, beş dakika sonrasını bile yaşayacak güçte hissetmiyordum kendimi. Yana doğru kıvrılıp yorganı başıma çektim.
Uyudum mu, uyumak üzere miydim bilmiyorum; çiviye benzer birtakım nesnelerin omzumda dolaşmasıyla uyandım. Annem, güçlükle aralayabildiğim göz kapaklarımın önünde duruyordu, o silik görüntüsüyle…. Tepemde yanan ampulün insanı çileden çıkaran ışığı da yakıp kavuruyordu bakışlarımı:
“N’oldu anne?”
“Kalk, kapıda biri var. Volkan mı neymiş adı, seni istiyor.”
Kapıya doğru koşarken buldum kendimi. Annemin soluğu da arkamdan geliyordu. Anahtarı çevirmek üzereyken aklım başıma geldi:
“Kim o?” dedim usulca.
“Benim,” dedi dışardaki.Evet, onun sesiydi bu. El titremeleri içinde kapıyı azıcık araladım. Orda, merdivenlerin başında bir ağaç gibi duruyordu. Kımıltısız… İyice kavruklaşan yüzü bembeyazdı ve boş gözlerle bakıyordu dünyaya. Alaca bir sevinç yaladı içimi -her şey yalan mıydı, bir rüya mıydı yoksa- ancak hemen söndü.
Patron’un sözleri belleğimi dürtükledi yeniden:
“Karısı ve çocukları da onunla birlikteymiş. Birlikte atlamışlar köprüden.”
Dudaklarımın arasından fırlayan iki cam bardağın boşlukta parçalanmasıyla bozuldu merdivenlerin sessizliği:
“Volkan Usta!”
Karşılık vermedi. İçini çekti derin derin. Boşalmayı bekleyen bir zemberek gibi gergin duruyordu kuşkulu bir suskunluğun ortasında. Yalınayak… Geçirdiğim hafif yalpalanmayı aşıp yaklaştım yanına. Kolundan tuttum. Güçlükle birkaç adım atıp içeri girdi. Annem şaşkındı. Yol verdi yine de gecenin yarısında kapımızı çalan bu tanımadığı adama.
Kapıya en yakın olan, mutfaktaki divandı. Oraya götürdüm hemen Volkan Usta’yı. Başı sonu belli olmayan biçimsiz bir kaya gibi çöktü divana. Oturur oturmaz da önündeki masaya kapandı. Karşısına geçtim;
“Abi, ne oldu böyle size?” dedim.
Ağlamaya başladı. Masayı sarsarak… Annem geldi aklıma. Baktım ki sapsarı kesilmiş ayakta duruyordu orda, pencerenin önünde. Ötekiodaya götürdüm onu. Çıkarken Volkan Usta’nın bulanık sesini duyduk arkamızda:
“Onlar gitti, ben kaldım,” dedi hıçkırıkların arasından.
Anneme her şeyi anlattım. Acele etmeden. Bu arada Volkan Usta’nın iyice boşalıp rahatlamasını da istiyordum. Yüzünde derin oyuklar açarak dinledi sözlerimi annem. İki kaşının ortasında sık sık yükselip alçalan bir damar, şaşkınlığını suskunluğa dönüştürmeyi başarıyordu.
“Hadi sen yat,” dedim çıkarken.
Fakat o tam tersini yaptı, mutfağa geldi yeniden. Geceliğini çıkarmış, günlük giysilerinden birini giymişti. Anladım ki bizimle birlikte edecek o da sabahı. Ses çıkarmadım. Üstüne gitmek, sinirlerini daha da yıpratmak istemiyordum. Bu ortamı değiştirmeliydim:
“Anne, bir çay koyar mısın sen?” dedim en cana yakın sesimle.
Sırtını döndü annem. Ocağın başına geçti. Çaydanlığın tıkırtısı, akan suyun ve çakılan çakmağın sesi, odadaki gergin havayı biraz dağıtır gibi oldu.
Volkan Usta azıcık kendini toparladı:
“Nasıl olduğunu bilmiyorum, inan ki,” dedi bu kez kendiliğinden, “bir tek ben kaldım suyun üstünde. Kendimi yüzerken buldum.”
Deminden beri içimi kemiren kuşku kayboldu birdenbire. İşin içinde bir oyunbozanlık olmamasına içten içe sevindim. Böyle bir şeyi Volkan Usta’dan beklemezdim, ama o huysuz soru çarpıp duruyordu bir süredir beynimin çeperlerine. Uzun bir sessizlik daha yaşadık.
“Bütün gün seni aradık,” dedim bir ara.“Gördüm. Fakat ortaya çıkmaya cesaret edemedim. Artık insanlardan çok utanıyorum. Kendimden de… Oraya çıkıp kendimi bir daha atmayı düşündüm ama yapamadım, olmadı. Ayaklarımda can yok.”
İlk kez başını kaldırıp gözlerime baktı:
“Bundan sonra nasıl yaşayacağım? Onu da bilmiyorum. Başını derde sokmayacağımı bilsem, öldür beni diyeceğim.”
Annem köşedeki sandalyeye oturmuştu. Bense ayakta duruyor, Volkan Usta’nın sakinleşmesini bekliyordum.
“Peki çocukları niye çekip almadın o zaman? Hiç olmazsa birini…”
Başını ellerinin arasına alıp iki yana salladı uzun uzun. Bu sallayıştan;
“Öyle kolay değil bu işler,” der gibi bir anlam çıkardım.
Sonra da karmakarışık şeyler söyledi:
“Atlarken kız bende, oğlan da annesinin kucağındaydı. Aşağıya indiğimizde hepimiz bir köşeye savrulduk. Çocukların havadaki çığlıkları kesildi birdenbire. Korkunç bir gürültü sonra. Yoktu kimse. Baktım, göremedim. Ayakta duruyor gibiydim ben. Hiçbir yere gitmiyor gibiydim. Ellerimin sıçrattığı sular vardı orada bir tek görebildiğim. Çok döndüm olduğum yerde. Uzanıp elini tutacağım kimse yoktu. Göremedim kimseyi. Yalnızdım orda. Bağırdım. Çok bağırdım. Duyan olmadı.”
Yeniden masaya kapandı ve ağlamaya başladı. Yanına oturdum yavaşça. Elimi omzuna attım. Bu hesaplaşmaya sürecek merhem bulmakta zorlanıyordum gerçekten. Zamanın iyice hantallaşanadımlarını beklemekten başka çaremiz yoktu. Sabredecektik.
Ocaktaki su kaynamaya başladı. Annem pencereden dışarı bakıyordu sürekli, karanlığa… Kalkıp çayı demledim. Volkan Usta burnunu çekerek eşlik ediyordu suyun sesine. Bir ara Volkan Usta’nın titremeye başladığını fark edince odama gittim hemen. Bir kazak geçirdim elime. Sonra kazaktan vazgeçtim. Giydirmek zor olacaktı şimdi onu. Dolaptan kabanımı çıkardım. Kokup kokmadığına baktım, fena değildi.
Dönüşte annemle karşılaştım koridorda. Hızlı adımlarla odasına doğru gidiyordu. Yanımdan geçerken;
“Bana bak,” dedi, “götür onu, aynı yerden aşağı at! Tamam mı?”
Kapıyı öyle bir çarptı ki, evdeki tüm camlar titredi. Böyle durumlarda kendisine karşılık verilmesine hoşlanmazdı. Bir kez daha yuttum boğazıma sıralanan sözcükleri.
Annemin ne demek istediğini o anda anlamamıştım, ama mutfağa girip de Volkan Usta’nın halini görünce her şey gün gibi ortaya çıktı. Evimizdeki bıçakların en büyüğü, masaya kapanmış olan Volkan Usta’nın ensesine yarıya kadar saplanmış bir biçimde, dimdik duruyordu.
Volkan Usta ise, bu kocaman bıçağı saçlarının tam bitim yerinde, hiç kıpırdamadan sessizce taşıyor, yaklaşan ölümünü ustalıkla beklercesine son soluklarını alıp veriyordu ağır ağır. Yaklaştım yanına. Başını her iki yanından usulca tutup masaya yapışmış yüzünü kendime doğru çevirdim. Çenesinin altı ve dudakları kan içindeydi. Ve hâlâ açık olan gözleri, bıçağın ucunu derisinde hissettiği zaman anneme teşekküretmek istemiş de buna fırsat bulamamış gibi minnet dolu bakışlarla bakıyordu insana.

III.
Volkan Usta’nın tornası o gün akşama değin sustu. Çıraklar, duvarın kenarında yeşil örtülü bir tabut gibi uzanan o yapayalnız makinenin çevresinde dolaşmaktan gün boyu kaçındılar.
Ama gerçeğin kılı hiç kıpırdamadı:
Volkan
Usta
ölmüştü!

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <