ImageShackAltta 8Sutun‘dan alıntıladığım yazıda Sean Penn‘in son filmi hakkında bilgi edinebilirsiniz, benim de çok sevdiğim bir yıldız oyuncu olan Sean Penn, özgürlükçü siyasi çıkışları ve ezilen halkların arkasında duruşu ile de gerçek bir stardır, benim için ayrı bir yeri olmasının bir sebebi de tip ve karakter olarak kardeşime olan benzerliğidir, Sean Penn’in resimlerinden oluşan küçük galeriyi burada görebilirsiniz..

Sean Penn’in öz geçmişi şöyle; tam adı ile, Sean Justin Penn, 1960 doğumlu Akademi Ödülü sahibi Amerikalı sinema oyuncusu. Ünlü aktörün yönetmenlik denemeleri ise; 1991 yapımı The Indian Runner, 1995 Yapımı The Crossing Guard ve 2001 yapımı The Pledge.

Sean Penn, aktris Eileen Ryan ve yönetmen Leo Penn’in ikinci oğulları olarak 17-agustos 1960’da Santa Monica’da dünyaya geldi. Babası Leo, Litvanya ve rusya kökenli yahudi göçmeni bir ailenin oğluydu. Annesi Eileen ise İtalyan ve İrlandalı asıllı, romalı bir katolikti.

Penn, Santa Monica’da, usta aktör Martin Sheen’in oğulları Charlie Sheen ve Emilio Estevez ile aynı mahallede büyüdü. Çocukluğunu “Süper 8” kameralarla çeşitli kısa filmler çekerek geçirdi. Genç yaşlarda amacı hukuk eğitimi almaktı ancak kararını değiştirerek Los Angeles Repertory Theater’a başvurdu. Başvurusunun onaylanmasıyla Los Angeles’a gitti ve Peggy Feury’den aktörlük eğitimi aldı.

Profesyonel olarak ilk performansını Barnaby Jones isimli dizide verdi. New York’a yerleşti ve burada bir tiyatroda oyunculuk yaptı. 1982 yılında Fast Times at Ridgemont High filminde Jeff Spicoli karakteriyle üne kavuştu. 1983 yapımı hapishane draması Bad Boys’da yine benzer bir karakteri canlandırdı. Gişede pek başarılı olmayan bu filmler eleştirmenlerin dikkatini Sean Penn üzerinde yoğunlaştırmaya yetti. John Schlesinger’ın 1985’de yapımı politik-drama The Falcon and the Snowman’da canlandırdığı uyuşturucu müptelası devlet ajanı rolüyle çok tutuldu.

Sean Penn, pop star Madonna ile evli olduğu 1985-1989 yılları boyunca magazin basınının en önemli malzemelerinden oldu. Birlikte 1987 yapımı Shangai Surprise’da rol alan çift, filmin gişede iflas etmesiyle boşandılar.

1988 yapımı Colors filmiyle oyunculuk yeteneğini sergileyen Penn, o zamana kadarki en iyi işini ortaya koydu. Brian DePalma’nın Vietnam öyküsü Casulties of War ve Robert De Niro’lu komedi We’re No Angels, Sean Penn’in Hollywood’un en zeki ve yetenekli oyuncularından birisi olduğunu kanıtladı.

1991 yılında yazıp yönettiği The Indian Runner’ı, John Cassavates’in filmlerini andıran bir görsellik üzerine inşa etti. Kendisini yönetmenliğe iyice adayabilmek için oyunculuğu bıraktığını açıkladı ve Jack Nicholson’lı The Crossing Guard filmini yönetti. Tim Robbins’in idam-karşıtı Dead Man Walking’inde canlandırdığı idam mahkumu karakteriyle büyük övgü toplayan Penn böylece oyunculuktan emekli olmak bir yana oyunculuğa iyice ağırlık verdi ve Nick Cassavetes’in She’s So Lovely, David Fincher’ın The Game, Oliver Stone’un U-Turn ve Terrence Malick’in The Thin Red Line filmlerinde her birisi unutulmaz performanslar sergiledi.

2001 Yapımı I’m Sam, 2003 yapımı 21 Grams ve Clint Eastwood’un yönettiği Mystic River, 2004 yapımı The Assassination oh Richard Nixon ve 2005 yapımı The Interpreter gibi önemli filmlerde rol alan Amerikalı aktör kariyeri boyunca birçok başarı elde etti ve ödüller kazandı:

Los Angeles Film Critics Association – Yeni Jenerasyon Ödülü (1983) – Berlin Film Festivali Silver Bear – En iyi aktör, Dead Man Walking (1995) – Independent Spirit – En iyi aktör, Dead Man Walking (1995) – Cannes Film Festivali – En iyi aktör, She’s So Lovely (1997) – Venice Film Festivali – En iyi aktör, Hurly Burly (1998) – Oskar – En İyi Erkek Oyuncu, Mystic River (2004).

18 Ekim 2002’de 56.000 dolar harcayarak The Washington Post gazetesinde ABD Başkanı George W. Bush’a yazdığı ve şiddeti durdurmasını isteyen açık mektupla savaş karşıtı ve sol görüşlü çizgisini bir kez daha belli eden Sean Penn, klasik otomobilleri seviyor ve 1968 model bir Chevrolet El Comino’su var.

İngiliz Empire dergisinin “Tüm zamanların en iyi 100 film starı” sıralamasında 76. sırayı alan Amerikalı aktör, Johnny Depp ve Mick Hucknall ile ortak olduğu Man Ray adında bir de Fransız Restoran&Bar’a sahip.

Sean Penn, 1991’den bu yana birlikte olduğu ve 1996 yılında evlenmeden önce Dylan Francis Penn adında bir kızları ve Hopper Jack Penn adında bir oğulları olan Robin Wright Penn ile birlikte Ross, California’da yaşıyor.

Penn’in hayatta olan kardeşi Michael Penn daha sonradan yönetmenliğe geçen bir müzisyen ve şarkı sözü yazarı, 24 Ocak 2006’da hayatını kaybeden küçük kardeşi ise kendisi gibi aktördü (Reservoir Dogs’da Nice Guy Eddie karakteri ile tanınmıştı ve 24 Ocak’da Santa Monika’daki evinde ölü bulundu).

Sean Penn’in yeni filmi ‘Into The Wild’, tüm parasını yakarak Alaska’ya doğru yola çıkan iyi eğitimli bir gencin, Christopher McCandless’in gerçek hikâyesini anlatıyor. Alaska’da terk edilmiş bir minübüste açlıktan ölen McCandless, çoktan bir mite dönüşmüş durumda

ImageShack


WASHINGTON – Fairbanks’in birkaç kilometre dışında, genç otostopçu, Alaskavari günbatımında duruyordu. Sırt çantasından tüfeği görünüyordu ama Jon Krakauer’in de dediği gibi, “49. eyalette, arabasıyla oradan geçenler için, yarı otomatik bir Remington’ı olan bir otostopçu üstüne durup düşünülmesi gereken mevzu değildir.”
Krakauer’in kitabı ‘Into the Wild’, Washington DC’den hali vakti yetinde bir ailenin oğlu olan 24 yaşındaki Christopher McCandless’in hikâyesini anlatır. McCandless, 1992 yılında medeniyetten kopup tüfeği ve büyük bir bohça dolusu pirinçle, donmuş kırsala doğru yola koyulur.
Yolda, bütün parasını yakar ve sahip olduğu tek haritayla birlikte ona medeniyeti hatırlatan her şeyi fırlatıp atar. Alaska’yı yürüyerek geçme konusunda başarısız olunca, bir zamanlar avcıların sığınak olarak kullandığı 1940’lardan kalma bir minibüsün içinde kamp kurar. Burada Nisan 1992’den, Ağustos 1992’de açlıktan ölene kadar bir başına yaşar.
Alaskalılar, o günden bu yana, McCandless’ın başına ‘aslında’ ne geldiğini tartışıp duruyorlar. İçinde öldüğü terk edilmiş Fairbanks şehir otobüsü şu anda bile, az sayıda da olsa Krakauer’in kitabından etkilenmiş bazı dervişlerin tapınağı olmuş durumda. Etrafa dağılmış boş Yukon Jack ve Jack Daniels şişelerinin yanlarına, ‘Hayallerinin izinde git, hiçbir şey seni daha iyi hissettirmeyecek’, ‘Başkalarını kandırmaya çalışmayı bırak, gerçek içinde’ ve ‘Hayattaki en güzel şeyler beleştir’ gibi mesajlar yazılmış.

‘Uyandığımda filmi gördüm’
Sean Penn’in senaryolaştırıp yönettiği, çok olumlu eleştiriler
alan ‘Into the Wild’ın 21 Eylül’de vizyona çıkmasıyla, buranın turistlerin çok ilgi gösterdiği bir yere dönüşmesi şaşırtıcı olmaz.
“İnsanlar burası sanki Jim Morrison’ın mezarıymış gibi, bu otobüsü ziyarete gelip duruyorlar” diyor, McCandless’ın bitiremediği yolculuğu birkaç sene önce kar motoruyla yapan Alaskalı yazar Sherry Simpson.
Haber yapmak için Irak’a giderek Hugo Chavez’le beraber Venezüela’yı dolaşarak Hollywood aktivizmini yeni bir boyuta taşıyan Sean Penn, Krakauer’in kitabına vurulan çoğunluktan yalnızca biriydi. Kitabın kapağındaki, McCandless’ın ölmeden birkaç gün önce minibüsün dışında, kendi kendine çektiği fotoğrafı için Penn, “Beni bir anda kavradı” diyor ve “Kitabı eve götürüp ardı ardına iki defa okudum ve sabah uyandığımda, filmi gözlerimin önünde gördüm” diye devam ediyor.
Sean Penn’in, McCandless ailesini, hikâyenin haklarını kendine vermeleri için ikna etmesi tam 10 yıl sürmüş. Filmden, Penn’in McCandless’la kendini özdeşleştirebildiği anlaşılıyor. Film, ‘Beyaz Diş’ ve ‘Vahşetin Çağrısı’ kitaplarının yazarı Jack London gibi yalnız gezginlerin ayak izlerinden giden ve Alaska’nın sade güzelliğine tutulmuş, iyi eğitimli genç bir adamın hikâyesi.Bulunduğunda 25 kiloydu
Taşra ortamına alışık olan Alaskalılar, şimdiden rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Simpson’a göre, birçokları McCandless’ın kırsalda tek başına yaşama isteğine hayran kalırken, genel görüş, McCandless’ın aptalca kararlar aldığı ve bu kararlar yüzünden öldüğü yönünde. Bazıları da onun zaten ölmek istediğini düşünüyor. Azımsanamayacak sayıda kişi de, McCandless’ın akıl sağlığının yerinde olmadığını ve en baştan, ormanda tek başına kalmasına izin verilmemiş olması gerektiğini düşünüyor.
Christopher McCandless’ın hikâyesi, vahşi doğada yapılan birkaç küçük hatanın ne kadar hızlı bir biçimde bir trajediye dönüşebileceğini de gösteriyor. Bir süre avcılık yaparak hayatını sürdürmeyi başardıysa da, yeterince yemiyordu ve medeniyete dönmeye karar verdiğinde bunu başaramayacak kadar zayıflamıştı. Yağmur ve kar suyuyla bataklığa dönmüş bir nehri geçmeye çalıştı ama aslında birkaç yüz metre ileride bir köprü olduğunu bilmeksizin, geri dönmek zorunda kaldı. Minibüsten yalnızca bir günlük yürüme mesafesinde olan ABD Ulusal Park Hizmetleri’ne ait devriye gezen bekçiler için sürekli açık tutulan ve yemek, yatak ve ilkyardım gereçleri içeren bir kulübe vardı. Ama McCandless haritasını attığı için bunları hiçbir zaman bilemedi.
Sağanak yağmur altında, zar zor minibüse geri döndüğünde günlüğüne yazdıkları şöyle: “Çok güçsüzüm. Patates soğanından dolayı. Ayağa kalkmakta bile zorlanıyorum. Açım. Büyük tehlikedeyim.”
Bir ay içinde, açlıktan ölürken, günlüğüne “Mutlu bir hayatım oldu ve Tanrı’ya şükrediyorum. Elveda ve Tanrı hepinizi korusun!”
Bunlar bilinçsizleşmeden önce son yazdıklarıydı. 19 gün sonra, avcılar ve yürüyüşçülerden oluşan bir grup, minibüste, annesinin onun için yaptığı uyku tulumlarının içinde McCandless’ın cesedini buldular. Yalnızca 25 kiloydu.
(The Independant)/8Sutun

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <