“Bilgi Yayın Evi 2002 Öykü ödülü”

Cumali Nişancı için…
Adı, uzun uzun yankılandı koridorda. Sonra bir daha bağırdılar. Loş ve soğuk koridor, gittikçe yaklaşan bu sesi beyaz lambalarını bir vantuz gibi kullanarak çekti içine. Tavandaki balast inlemeleri bile kesildi birkaç saniye ve herkes sustu. Yaşam gecenin ıssızlığında akmakta olan yapışkan bir sıvıydı artık. Hücredekilerin her yerine sıvanıyordu ağır ağır. Bazı hareketleri zorlaştıracak kadar… Ayağa kalkmayı ve yürümeyi…

Ama o başardı zor olanı. Yaslandığı duvardan sırtını ayırıp yarı karanlık odanın içinde dimdik durdu. Yanındakiler birer baykuş gibi bakmaya başladılar yüzüne. Oysa o kimseyle göz göze gelmek istemiyordu. Olağan bir çıkış gibi süzülüp gitmek sessizce, tek istediği buydu o anda. Suyu çekilmiş bir dere yatağının çamurundan sıyırırcasına çıkardı saatini ve yüzüğünü. Ortaya uzattı yavaşça… Biri uzanıp aldı. Sessizlikte iyice belirginleşen solukların arasında kapıya doğru yürüdü. Saat ve yüzük elden ele geçip, az ötede nemli duvarın dibine çömelmiş olan oğluna dek ulaştı. Odada çıt çıkmıyordu artık.
“Demek ki sıra bizde,” diye geçirdi içinden.
Oğlu sokuldu yanına. Kolundan tuttu belli belirsiz. İkisi de nediyeceğini bilemenin umarsızlığıyla öylece durdular orda. Dönüp bir kez daha bakmak istedi oğluna, fakat gırtlağına çöken paslı bir mızrak… Suskunluğu öneriyor içinde birdenbire akmaya başlayan eski yaralar… Vazgeçti her şeyden. Bıraktı kendini oğlunun kadife bir eldivene dönüşen parmaklarının yumuşacık baskısına. Kaçacak yeri olmayanların o yorumlanamaz direnciyle.
Ve sonunda açıldı kapı, ardında iki kişiyle…
“Yürü bakalım Hoca!” dedi öndeki.
Yürüdü. Geride kalanların ıslığı hırçın bir marşa kanat açmak üzereydi ki, kapı sürgülendi arkasından. İşte o an, içindeki bütün lambalar söndü. İyice karardı ortalık. Ayak seslerinin çın çın yankılandığı koridorda ilerlemeye başladılar. Tuvaletin önünden geçerlerken soruldu:
“İhtiyacın var mı Hoca?”
“Yok!”
Utandı sesinden. Eski sesi değildi bu. Bir korku gelip oturmuştu yüreğindeki uğultunun orta yerine…
“Sık dişini!”
Gücünü arttırmaya çalışarak atmaya başladı adımlarını. Hazırlıklı olmalıydı acılara, dayağa, küfürlere ve aşağılanmaya. Birinci katın merdivenlerini, bir kayalığı tırmanırcasına soluk soluğa çıktı. Su almakta olan bir tekne gibi gittikçe yana yattığını hissediyordu.
“Daha dik durmalıyım.”
Yere olabildiğince sağlam basmaya çalıştı. Yanı sıra yürüyen şu iki adamı kendisine güldürmemeliydi. Hatta şaşkına çevirmeliydi onlarıdirenciyle. Tek amacı bu olmalıydı artık!
Koridorun sonuna doğru durdurdular. Ellerini arkada birleştirip bileklerine o soğuk kelepçeyi geçirdiler. Ensesinde birinin soluğunu hissetti ama hangisinin? Dönüp bakacaktı ki:
“Huysuzlanma! Adam gibi dur!” dedi kelepçeyi takan.
Denileni yaptı. Topladı ayaklarını ve bir heykel gibi beklemeye başladı. Geçen her dakika kabuk bağlamasına yarıyordu sanki bedeninin, içten içe sevindi buna. Doğal bir zırhın güvencesi sarıp sarmalıyordu her yanını. Kaskatı kesildi bir anda. Kelepçeden sonra berbat kokulu bir bez parçasıyla gözlerini sıkıca bağladılar. En son gördüğü yangın kovasının görüntüsü uzun süre silinmedi gözlerinin önünden. Koluna girdiler. Beş on adım attıktan sonra, bir kat daha çıktılar. Sola dönüp yürüdüler. Bir kapıya vurulduğunu duydu. Beklediler birazcık. İçeriden ayak sesleri geldi karmakarışık ve kapı gıcırtıyla açıldı:
“Ooo, sen miydin Hoca Efendi? Gel bakalım, buyur!” dedi alaycı bir ses.
Hiçbir tepki göstermedi. Getirenler sırtından hafifçe itip geri döndüler. Uzaklaşan adımların ve kapanan kapının ardından sesler kesildi. Odada yapayalnızdı sanki. Ortaya doğru birkaç adım attı. Dişlerini kırarcasına çenesini sıktı. Yüreğindeki piston, zorlamaya başladı çeperlerini. Eli ayağı buz kesti. Öylece bir-iki dakika kadar durdu orda. Birden yabanıl bir umut yeşerdi içinde. Vaz mı geçmişlerdi acaba? Önemli bir işleri mi çıkmıştı? Olur ya! Atardamarlarının basıncı yorgun düştü. Soluk alıp vermesi de eski haline döndü. Yapayalnız birfenerin dalga seslerini beklemesi gibi, umarsız ama tedirgin beklemeye başladı.
Neden sonra sağ kulağının memesine bir sinek konar gibi oldu. İster istemez başını ters tarafa çevirdi ve o sırada dayanılmaz bir acı saplandı yanağına. Garip bir ses çıkararak gözlerini yumdu; boynunu ve omuzlarını çekti içine iyice. Oda kahkahalarla dolup taştı. Kuralsız ve acımasız oyun başlamıştı artık.Yanağındaki acı azalınca, etine sivri uçlu bir nesnenin girip çıktığını anladı. Kendini biraz toparladığında ise, yanağından sızan bir sıcaklığın, gömleğinin yakası ile boynu arasında bir geçit aradığını fark etti. Rahatladı nedense. Belki de acıyla tanışmanın verdiği bir rahatlıktı bu. Başını biraz daha kaldırdı. Kahkahaların kesilmesini bekledi.
“Hazır mısın Hoca?”
Karşılık vermedi.
“Hazırım desene lan!” diye gürleyip geldi ötelerden biri.
Gelir gelmez de tekmeyi yapıştırdı. Sendeledi ama düşmedi. Kocaman bir el kavradı kulağını.
“Öğrencilerin kulağını da böyle çekiyordun değil mi kitapsız?”
Gene yanıt vermedi. Boynunu azıcık yana yatırdı, o kadar. Akmakta olan kanın kokusunu duydu. Hangi yana gitse, ateşle yüz yüze gelecek bir akrep gibi, acılara hazırlamaya çalıştı kendini.
“Tanrım, bilinçsiz bırakma beni,” diye geçirdi içinden. “Sakat da kalsam, ağzımı burnumu kırsalar da; ne olur kör ve bilinçsiz bırakma!”
“Yat!” diye bağırdı gür sesli olanı.
Hiç kımıldamadı.Duymadın mı lan köfte! Yatsana!”
Nasıl yatacağına bir türlü karar veremedi. Kollarının arkada bağlı olması ve bu yüzden ellerini kullanamayışı, uyuşturmuştu beynini..
“Nasıl yatacağım ki bu halde?” dedi.
Ya da demiş bulundu.
Der demez de bedeninin her yerine yumruk, tekme, tokat yağmaya başladı art arda. Odanın içinde oradan oraya savruldu, gitti geldi ve kısacık bir an uçurumdan aşağı süzülen kartal gibi düşündü kendini. Ve yüzünde beton zeminin soğukluğu… Boylu boyunca uzanıyordu yerde.
“Bak işte böyle yatılır,” dedi biri.
Bir sancı yılanı gelip çöreklendi içine. Dişlerinde kan tadı… Ayaklarından çekip yüzükoyun uzattılar. Bir hemzemin geçitteki ray parçasıydı şimdi, üzerinden çok şeyin geçtiği ve geçeceği… Yanağını betona dayayıp beklemeye başladı.
“Çıkarın şu kelepçeyi!”
Kelepçeyi aldılar bileklerinden. Metalin o hoyrat sesi çoğalttı gecenin ve odanın çıplaklığını.
“Ayakkabılarını da çıkarın!”
Ayağından çekip alınan ve bir köşeye fırlatılan ucuz ayakkabıların, havada bir süre yol aldıktan sonra düştükleri yerde çıkardıkları iki minik patlama geldi kulağına; tanıdık bir ses gibi.
“Yak şunu!”
Çakılan bir çakmak, aleviyle kızaran sigaradan çekilen derin birnefes ve dudağa yapışıp kalan tütün kırıntısını tükürürken duyulan o kendine özgü ses…
Hepsini öyle net algıladı ki, sanki gözleriyle gördü. Sigara istedi canı. Boşta kalan ellerini birleştirdi sonra. Kafasını hafifçe kaldırıp alnının altına koydu. Zeminin pisliğinden biraz olsun uzaklaşmak için…
“Sıyır pantolonu Hoca!”
İrkildi. Bir an soluk bile alamadı. İçi acıdı. Yutkunmaktan başka bir şey gelmedi elinden. İnlercesine çıktı sesi:
“Yahu, bunu bari yapmayın.”
Bir ejderha gibi güldüler.
“Devletin temeline dinamit koyarken düşünseydin bunu,” dedi biri.
“Ben dinamit falan koymadım hiç bir yere.”
Karşı çıkmanın anlamsızlığını biliyordu ama yine de dayanamadı, söyledi. Değişen bir şey olmayacağını bile bile.
“Yok yahu! O dernekte her gün ne işin vardı o zaman? Niye her taşın altından oğlun çıkıyor? Sizin aile boyu anarşist olduğunuzu bilmiyor muyuz lan biz? Şimdi zoru görünce, bir şey yapmadım, bir şey bilmiyorum ha? Öyle yağma yok! Aklın varsa şimdi öt! Yoksa çok ararsın bu günlerini! Zıpır!”
Gür sesli olanı konuşmuştu gene. Yanıt vermedi bu kez. Her şeyi oluruna bıraktı. Dizine inen sert bir darbeyle buruştu yüzü.
“Çıkarsana lan pantolonu! Ne dedik biz?”
Gözlerindeki bağı çekip bir an için de olsa yüzlerini görmek istedi,ama korktu. Daha çok kızdırmaktan korktu. Kıvrıldı yerde. Dizlerini karnına çekti, iyice küçüldü. Minik bir böcek gibi hissediyordu kendini.
“Hadi, çabuk! Daha çok işimiz var.”
“Ben yapamam bunu,” dedi yavaşça.
Sonra da ekledi:
“Eğer utanmazsanız siz yapın.”
Kızgın bir buhar kazanına düşen kıvılcımdı sanki bu söz. Ayak sesleri, birbirine karıştı. Ağza alınmayacak küfürlerin eşliğinde saldırdılar kemerine. Tüm kasları taş kesildi. Boğazı kurudu iyice. Dudaklarını ıslatmak isteyen dili, betonu da yalayarak dolaştı ağzının kenarında. Öğürdü. Kusmamak için zor tuttu kendini. Omuzlarının ve bacaklarının üstüne birer sandalye yerleştirildiğini fark etti. İyice güçsüzleşmiş kollarını ve bacaklarını evirip çevirip sandalyelere bağladılar. Hiç bir şeye karşılık vermiyordu artık. Bir et yığını, ya da başı kesilmiş bir kurban gibi uzanıyordu orta yerde. Sandalyelere birer kişi oturdu. Soluklarını, kımıldayışlarını, yapılan hazırlıkları hissediyordu. Kısa bir sessizlik yaşandı ve bu sessizlikte yüreğinin atışlarını duydu. Asıl şimdi korkuyordu, hem de çok.
“Söyle bakalım Hoca! Tabanca nerde?”
Şaşırdı. Böyle bir soruyu beklemiyordu. Yaşamı boyunca eline tabanca almamıştı çünkü, değil tabancası olmak! Ne diyeceğini bilemedi.
“Tabancam yok.” dese inanmayacaklardı. Tersini söylese düpedüz yalan. Uygun bir yanıt bulabilecek durumda da değildi zaten.Sustu.
Aynı soruyu bir kez daha sordular. Gene yanıt vermedi.
“Başla!” dedi gür sesli olanı.
Birbiri ardı sıra inen copların acısını bedeninin her yerinde duydu. Sıktı dişlerini bir süre daha. Sonra bıraktı kendini. Copun her inişinde farklı bir sesle bağırmaya başladı. Kendi sesinden utanıyordu, ama ne çare, engel olamıyordu ağzından çıkan böğürtüye. Bir süre sonra copların bombalayışı kesildi, ama artık olan olmuştu. Ağlıyor muydu, yoksa gözünden akan yaşlar kendiliğinden mi geliyordu, kestiremiyordu bunu.
“Tabancanın yerini söyle Hoca.”
Nasıl olduysa bu kez:
“Tabancam yok benim. Hiç de olmadı,” demeyi akıl edebildi.
“Oğlununki nerde o zaman?”
Dili parçalanmış gibiydi. Güçlükle oynadı ağzının içinde:
“Onun da yok. Vallahi billahi yok.”
“Nerden biliyorsun olmadığını?”
Derinlerden bir mırıltı gelip yapıştı dudaklarına, ezgili bir inleme:
“Görmedim. Duymadım.”
Kuvvetli bir el asıldı saçlarından. Boynunu kıracak kadar yükseltti ve sonra birdenbire bıraktı. Başı, sol kulağının üstüne düştü olanca sahipsizliğiyle. Çıkan ses, odada yankılandı bir kez daha. Hemen ardından coplar yağmaya başladı ayaklarına. Ama bu kez bağırmadan dayanmayı başardı. Ne tuhaf, gittikçe copların acısına da alışmaya başlamıştı. Bir ara kendinden geçer gibi oldu, belki de kısa bir sürebayıldı. Ne olup bittiğini anlayamadı. Yeniden kendini toparlayınca, bir ürperti kapladı bedenini. Üzerine buz gibi soğuk su dökülüyordu. Belden aşağısındaki derilerin büzüldüğünü, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Az sonra da bir titreme geldi üstüne.
“Var mı bir diyeceğin şimdi Hoca?”
Başını iki yana salladı:
“Yok.”
“Aklın başına gelmedi mi daha?”
Ne diyebilirdi ki? Üzerinde ot bile bitmeyen çorak bir tarlanın ıssızlığı kaplamışken bütün sözlerini…
Kısa bir sessizliğin ardından ürperdi. Kasıklarının arasında solucan gibi bir şey gezinmeye başlamıştı çünkü. Korktu. Yalan söyleyip bu işkenceden kurtulmayı düşündü bir ara, ama yalan bulmakta zorlanacağını da biliyordu. Zaten buna zaman da kalmadı. Kablonun ucu, alışkın olduğu yeri bulmuştu bile.
“Ver!” diye tısladı arka sandalyede oturan.
Bir sarsıntı, dayanılması güç bir acı sıvandı vücuduna. Her yeri eridi sanki, çürüyüp parçalandı. Dudaklarındaki kan ve toz bulamacı iyice koyulaştı. Dişlerinin arasında bir hırıltı belirdi. Ne yaptıysa, bu hırıltının önüne geçemedi. Garip bir sesti bu, şimdiye dek hiç duymadığı ve bilmediği… Kendi içinden gelen bu sese, öylesine yabancıydı ki; belki de bu yüzden bir türlü engel olamıyordu. Sonunda biri geldi, çenesini aşağıya çekip dişlerinin arasına sopa gibi bir şey sıkıştırdı. Hırıltı kesiliverdi birdenbire. Sevindi buna. Bu minik sevinç, direnme gücü verdi ona. Artık her elektrik verilişinde ve inen hercopun acısında daha dayanıklı, daha güçlüydü.
Zaman zaman soruldu aynı soru. O da bıkıp usanmadan aynı yanıtı verdi:
“Bizde tabanca yok.”
Bir oyun gibiydi her şey; acımasız ve onursuz bir oyun gibi…
Ve sonunda zaman durdu. Çevredeki sesler duyulmaz oldu. Gittikçe çoğalan uğultu yerini sessizliğe bıraktı. Önünde birdenbire açılan derin bir kuyunun içine yuvarlandı sanki. O soğuk karanlık çekti içine onu, yuttukça yuttu. Boşlukta uzun bir süre yol aldı. Siyah bir macunun içinde tökezleyen dizleriyle, kan ve salgının ortaklaşa yarattığı kekre bir tatla ve can çekişmeye benzeyen değişik bir boğuşmayla…
Sonra bir ara kulağına oğlunun sesi gelir gibi oldu. O muydu bağıran? Dikkat kesildi. Ses çoğaldı birdenbire. Yankılanmaya başladı. Odada ve yüreğinde…
“Bırakın babamı! Bırakın onu! Giydirin! Kaldırın yerden! Ben yaptım her şeyi! Daha ne istiyorsunuz? Ben…”
Evet, oğluydu bu. Avazı çıktığı kadar bağıran yılgınlık… Sesinden iki üç kişinin arasında olduğu ve güçlükle zaptedildiği belli oluyordu:
“Getirin, imzalayayım! Her şeyi ben yaptım! Götürün onu buradan, çabuk! Kaldırın! Giydirin! Ben…”
Önlemeliydi bu önü tıkalı uçuşu. Yaşamın ara sokaklarında oynanmakta olan bu kıyıcı tören bitmeliydi ne olursa olsun ve oğlunun elinden kayıp gidişine izin vermemeliydi bir baba olarak! Asla! Başını yerden kaldırıp haykırmak istedi:Yalan söyleme oğlum. Yalan söyleme. İyiyim ben. Bak!”
Fakat beceremedi. Sesi çıkmadı. Tükenmişti artık. Bir daha denedi. Gene olmayınca hıçkırarak ağlamaya başladı. Ve bu hıçkırıkların arasında uzaklaştı oğlu. Sesini kocaman bir fırtınaya kaptırarak yepyeni bir yolculuğun içinde kayboldu.
“Oğlum!” dedi ve başını yere vurdu. Bu kez bilerek ve isteyerek…
“Oğlum!”
Yeniden kendine geldiğinde hücredeydi. Ne zaman ve nasıl getirildiğini anımsamıyordu. Önce konuşmalarını duydu içeridekilerin. Sonra uzun uzun tavandaki sarı ampulün ışığına baktı. Yanındakiler şişmiş ve morarmış yerlerine soğuk bir şey sürüyorlardı; belki ıslak bir bez, belki bir krem..
Oturmak istedi, doğrulamadı.
“Geçmiş olsun Hocam!” dedi en yakınındaki…
Ardından diğerleri… Başını güçlükle kaldırıp hepsinin yüzüne teker teker baktı. Herkes oradaydı. Ama oğlu yoktu.

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Reklam verin destek olun

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <