Işıklar kesilmeseydi eğer, abimin havaya kalkan eli öyle yarı yolda kalmayacak ve masanın ortasında yükselen sarı renkli taş kulesine yumuşak bir iniş yaptıktan sonra, belki de aradığı taşı bularak yerine dönecekti. Ama olmadı. Hepimiz karanlık bir boşluğa düştük birdenbire. Soluk alış verişlerimiz bile değişti. Oysa ben de en az abim kadar heyecanla bekliyor, kalın ve biçimli parmaklarının arasında yokladıktan sonra, yavru bir ahtapot gibi ıstakaya çarpacak olduğu taşı görmek için sabırsızlanıyordum.

Doğrusu böyle bir sabırsızlık ikimize de yakışıyordu. Öğleden önce oturduğumuz şu uğursuz masada, saatlerdir süren şanssızlığımız yeni yeni yön değiştirmeye başlamıştı. Hele bu son elde taşlar öylesine akrabaydı ki birbirine, kısa sürede okeyi dışarı atacak duruma gelmiştik. Belli etmemeye çalışıyorduk ama ikimiz de çok gergindik.
Ah o yeşil yedili!
Bir gelse, adım gibi biliyordum ki abim okeyi sağ tarafında oturan Baştarda Memet’in kucağına fırlatacak; havada birkaç takla atacak olan zavallı taş, kör bir martı gibi Memet’in göğsüne vurduktan sonra pat diye yere düşecekti.
“Gel be koçum! Hadi be güzelim!”İçin için yalvarıyordum. Çoktandır özlediğim o güzel tören için hazırlamıştım kendimi. Üstelik abim, taşlara uzanmadan önce, böyle durumlarda hep yaptığı gibi, çakır bakışlarını en üstteki taşa dikmiş ve o ünlü özdeyişini de söylemişti:
“Arkadaşlar! Yer bir hazinedir.”
Güçlü parmakları Japon malı bir robot gibi taşlara doğru yol alırken, ben biraz sonra başlayacak olan filmi gözümde canlandırmaya başlamıştım bile. Yeşil yedili gelir gelmez, abim o mübarek taşı ıstakasına bir güzel yerleştirecek, hemen ardından da okeyi bir mancınıkla fırlatılmış gibi uçuracaktı bulunduğu yerden. Taş, Baştarda Memet’in göğsünden sekip, ayaklarının dibine düşerken hiçbir şey olmamış gibi cebinden sigarasını çıkarıp yakacak ve bu arada öteki ıstakaların hınçla devrilmesini sessizce izleyecekti. Böyle bir görüntüyü beklemek bile haz veriyordu insana. Yerdeki taşın, gerçekten okey olup olmadığına kimse bakmayacaktı Bu hareket yeterdi çünkü onun kimliğini anlamak için… Ve abim, taşların büyük bir gürültüyle yeniden karıştırılmaya başladığı sırada başını havaya kaldıracak, alnına düşen kumral saçlarını geriye atarak bir ağız dolusu dumanı uzun uzun boşluğa üfleyecekti. Homurtular yükselecekti diğerlerinden. Taşlara, kadere, kısmete, hatta sandalyelere naküfür! Ama o, bu küfürlere de aldırış etmeyecek; bir dağ başında güneşe karşı oturup da yaşlı bir zeytin ağacının gövdesine sırtını dayamışçasına kayıtsız bakacaktı her gördüğüne. Dumanlar geçecekti gözlerinin önünden bir bulut gibi… Bu yüzden her zamankinden daha yakışıklı görünecekti gözüme ve ben onun bu tavırlarına bir kez daha hayran olacaktım.Işıklar kesilip de bunca senaryoyu darmadağın edince;
“Tüh!” dedi abim karanlığın içine. “Doğuranını…”
İçerideki uğultu iyice arttı. Masalarda bir iki çakmak yanıp söndü. Ocak tarafında mumlar yakılmaya başladı. Bekliyorduk. Bu duruma abimden çok ben bozulmuştum. Cennetin kapısından dönmüş gibi hissediyordum kendimi. Kahvecinin oğluna baktım; bizim koca kafa Keletir’e… Dip masalara mum servisi yapmaya başlamıştı. Biraz daha bekledik. Hep birlikte… Ama ne ışıklar yandı, ne de Keletir bizim tarafa geldi. Sonunda dayanamayıp bağırdım:
“Hadisene birader! Getireceksen getir şu mumu!”
Ardından da mumların gelmişine geçmişine, okkalı bir küfür savurdum. Ama ne küfür! Sözcüklerin ağzımdan çıkıp da boşluğa savruldukları anda avurtlarımdaki şişmeyi ben bile fark edebildiğime göre… Gerisi boş laf! Çakmak ve mum alevleriyle kiliseye dönmüş olan kahvede, herkes bana doğru çevirdi kafasını. Gerçi çoğu sesimi tanırdı, ben de bu mahallenin çocuğuydum; ama yine de iş olsun diye baktılar. Bunca bakışın arasında, aykırı bir hızlanma dikkatimi çekti. Keletir’in masaları bir kurt köpeği gibi dolanarak bize doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm. İki adımda bütün kahveyi geçti ve birden tepemde bitti. Yakamdan tuttu. Ayağa kaldırmak istediyse de beceremedi. Sendeledim.
“Bana bu kahvede bağıracak en son adam sensin lan! Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?” dedi.
Gözleri bir ateşböceği gibi parlıyordu. Dudaklarını iyice büzmüş, uzatabildiği kadar da ileriye çıkarmıştı:Duyuyor mu?”
Eline tüm gücümle asıldım ama yakamı bırakmadı.
“Duysa ne olur, duymasa ne olur!” dedim dişlerimin arasından.
Der demez de, boşta kalan elini havada gördüm. Suratıma doğru yaklaşan yumruktan kaçmak için başımı geriye atmaya çalışıyordum ki, abimin eli ile karşılaştım yolda. Göz ucuyla seyrini izlediğim o kocaman el, önce Keletir’in yumruğunu yarı yolda kesti; sonra da öteki Keletir’in burnunun üstüne olanca gücüyle indi. Çok tuhaf bir ses çıktı Keletir’in ablak yüzünden. O ana dek hiç duymadığım bir ses… Oturduğumuz masa zaten ocağın önündeydi; Keletir yumruğu yiyince havalanıp oraya, ta ocağın içine kadar gitti ve babasının kucağına düştü. Kahveci, önünde iki büklüm kıvrılan oğlunu kırılgan bir eşyayı tutar gibi özenle kavradıktan sonra güçlükle ayağa dikti. Eğilip yüzüne baktı yarı karanlıkta. Keletir burnunu şöyle bir sıvazladı; mum ışığında lacivert bir renk alarak akmaya başlayan kanı gördü ve hemen yanındaki kasadan çektiği su şişelerinden birini bankonun kenarına vurarak ikiye böldü. İçindeki suyu kusar gibi boşaltan şişe, Keletir’in elinde bir gürz gibi yanıp sönmeye başladı. Ocaktan hızla fırladı:
“Şimdi gel lan! Şimdi gel!” diye bağırıyordu bir yandan da.
Abime baktım. Umduğumdan daha sakin görünüyordu. Önündeki masayı köşesinden tutup bir kenara çekerek kendine yol açtı. Ben de oturduğum sandalyeyi kaptım. Araya birileri girdi. Ortalık kalabalıklaştı. Herkes birbirini tanıdığı için, Keletir’i de, abimi de uzaklaştıranlar oldu. Bir ara Keletir gözden kaybolduysa da, sesi kalabalığın arasından geliyordu. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu orda.Bense abimin hemen yanında duruyor, sürekli ona bakıyordum. Kollarına giren insanların arasında bir heykel gibi donuktu. Ben de bir an öyle olmak istedim, ama başaramadım; çünkü beni hiç kimse tutmuyordu. Oysa benim kavgamdı bu. Küfreden de, Keletir’le aynı yaşlarda olup kavgayı başlatan da bendim. Elimdeki sandalyeyi almaya kalkıştı biri. Abim bunu görür görmez bağırdı:
“Karışma sen!”
Bana mı söyledi, o adama mı anlayamadım. Ne olur ne olmaz deyip sandalyeyi bırakmadım. Sert bir tavırla çekip öteki tarafa geçirdim. Karanlıkta görebildiğim kadarıyla Keletir’in çevresindekiler, elindeki şişeyi almışlardı. Tuvalete götürüyorlardı.
“Çok kanamaya başladı,” dedi biri.
Herkes sustu. Kısa bir sessizlik yaşandı içeride. Sonra yaşlılardan biri yaklaştı bize.
“Hadi oğlum, siz de evinize gidin artık,” dedi. “Burada durmak yakışık almaz.”
Abim karşı çıkmadı bu söze; başını salladı. Masadan sigarasını aldıktan sonra, cebinden çıkardığı parayı adamakıllı saymadan attı taşların arasına. Ve kapıya doğru yürüdü. Keletir’in babası kahveden çıkmak üzere olduğumuzu fark edince ocağın içinden böğürür gibi bir sesle haykırdı:
“Bana bak! Seni bir daha görmeyeceğim burada, tamam mı? Gelirsen ayaklarını kırarım senin! Ona göre! Defol git şimdi. Elimi belaya sokma benim!”
Bu sözler banaydı, biliyorum. Sesimi çıkarmadım. Her şeyi abiminyönlendirmesini bekliyordum. Bunları aklımdan geçirdiğimi biliyormuş gibi, abim hışımla geri döndü. Ben de onunla birlikte… Yeniden tuttular bizi. İçeri girmemizi engelleyip dışarı çıkardılar. Gene fazla direnmedik. Dengesiz adımlarla uzaklaştık kahveden. Karanlık sokaklara dalıp uzun uzun yürüdük. Birkaç arkadaş da eve kadar eşlik etti bize. Kapıyı açıp içeriye adımımızı atmıştık ki, elektrik geldi.
Ertesi sabah uyandığımda ne kadar zor bir durumla karşı karşıya olduğumu anladım. Abim erkenden kalkmış ve işe gitmişti. Gece kavgayı ayıranlar ise kim bilir şimdi nerelerdeydiler? Aralarında bir tek ben vardım işi gücü olmayan. Ne yapacaktım şimdi gün boyunca? Tek başıma eve kapanıp bir kuzu gibi, abimi mi bekleyecektim? Hayır, olacak iş değildi bu. Akşamı yapayalnız, pencerenin önünde beklemeyi de kendime yediremiyordum. Başka bir kahveye gitmek ise, aklımdan geçireceğim en son seçenekti. Rezil mi olacaktım millete?
Kalkıp giyindim. Bir-iki şey atıştırıp doğru kahvenin yolunu tuttum. Olabilecek her şeyi göze almıştım. Dayak yemeyi bile… Ama kimseye, “Korktu da, kahvesini değiştirdi,” dedirtmek istemiyordum. “Abisi olmadan gelemiyor,” denmesi ise, kahrımdan öldürürdü beni.
Ağır ağır girdim içeriye. Boş bir masaya çöktüm. Keletir ocağın içindeydi, oradan gördü geldiğimi. Başını önüne eğmiş, bardakları yıkıyordu. Babası daha gelmemişti. Buna sevindim. Sesini çıkarmadan izledi beni. İçerideki üç-beş kişi de kendi dünyalarına dalıp gitmişlerdi. Onların varlığı ayrı bir güç verdi bana. Hatta biraz da şımardım. Dün gece kahveden apar topar çıkarılmanın öcünü almayı düşündüm birden. Keletir’in tepkisizliği de cesaretimi arttırdı. Gıcıklık bu ya;oturduğum sandalyeden başka iki sandalyeye daha uzanıp onları da çektim yanıma. Birini koltuğumun altına aldım, ötekinin de destek çubuklarına ayaklarımı uzatıp camdan dışarı bakmaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordum, ama yine de tetikteydim, hani ne olur ne olmaz gibisinden…
Çok geçmeden benim tarafa geldi Keletir. Ayaklarımın altındaki sandalyeyi alıp öteye fırlattı. Yüzüne baktım, bir gecede yaşlanmış gibi geldi bana. Nasıl da buruşmuştu derisi!
“Birader,” dedi kupkuru bir sesle; “bu kahvede bir tek sandalyeye oturulur! Tamam mı?”
Küfreder gibi konuşuyordu. Karşılık vermemi beklemeden bu kez de koltuğumun altındaki öteki sandalyeyi çekti yine sert bir hareketle. Burnu şişmişti ve gözünün çevresinde kırmızıya çalan bir morluk oluşmuştu. Belki acıdım, belki bu kadar kararlı olmasına saygı duydum; belki de korktum. Bilmiyorum. Daha fazla gitmedim üstüne. Altımda kalan sandalyeyi düzeltip sanki hiç bir şey olmamış gibi masaya koydum ellerimi. O da çektiği sandalyeleri alıp uzaklaştı masadan.
Bir boşluğu yaşamaya başladık karşılıklı. Davranışlarımızdan belliydi bu. Yenişememiş olmanın verdiği o tatlı heyecanın içindeydik ikimiz de. Az sonra ne olacağını bilmemenin verdiği belirsizlik sarıp sarmalamıştı derimizi. Bir an önce tanıdık birinin gelip masama yerleşmesini ve bu sinir bozucu gerginliğe son vermesini istiyordum. Sanki Keletir’in de benden farkı yoktu; o da hoşnut değildi bu soğuk uçurumdan… Kahvedeki müşterilere aldırış etmeksizin dışarıya birsandalye atmış, epeyce yükselmiş olan güneşe yüzünü dönerek sigara içmeye başlamıştı sessizce. Bu kayıtsızlık bir küskünlüktü aslında; herkese ve her şeye, belki de yaşama…
Yarım saat geçti böyle. Yerimden kımıldamadım. Keletir de komşu esnaflara bir-iki çay taşımanın dışında dişe dokunur bir şey yapmadı. Biz böyle birbirimizi kollayarak otururken ve zamanı uzayan bir çiklet gibi çiğnerken sonunda beklediğimiz oldu. Çinkoçento girdi içeriye. Buna benim kadar Keletir de sevindi, çünkü ikimizin de konuşabileceği ortak dostlardan birisiydi Çinkoçento. Ve bu bulanıklığı kısa sürede giderebilecek olan. Çağırdım yanıma. Uzatmadı hiç, hemen geldi. Zaten hiçbir zaman uzatmazdı. Kim çağırırsa onun masasına giderdi. Çarpık bir kayık gibi yanaştı.
“Çayları sen söyle,” dedim.
“İki çay!” diye bağırdı daha oturmadan. Dün akşam kahvede olmadığı için olan biteni bildiğini sanmıyordum. Çinkoçento oturur oturmaz, sanki sözleşmişler gibi Balıkçı Rüstem sökün etti arkasından. Çinkoçento, Rüstem’i görünce sevinçle bağırdı:
“Or’rak mı dedin?”
Rüstem oralı olmadı hiç. Gülümsemekle yetindi. Gidip uzak masalardan birine çöktü. Akşam gene fazla kaçırmış olmalıydı. Yüzü gözü birbirine karışmıştı. Şekersiz bir kahve söyledi kendine. Sonra bir bana baktı, bir de Keletir’e;
“Barıştınız mı lan köfte?” dedi bir sırtlan gibi sırıtarak.
Keletir’eydi bu soru. Başını sallayarak yanıt verdi öteki. Balıkçı Rüstem fincana eğdi başını. Taze bir sessizlik doldu içeriye.Çinkoçento, yüzüme baktı merakla, “Kimle kim barışmış?” der gibilerden. Ben de ona, “uzun hikâye” anlamında baktım. İyi ki fazla eşelemedi, gelen çaya döndü efendice. Yoldan geçenler çoğaldı. Yan taraftaki bakkalın kepenkleri kulakları yırtan bir cayırtıyla açıldı. Çok geçmeden de Sinan daldı içeri. Balıkçı Rüstem’i görür görmez, sanki öğretilmiş gibi, o da aynı nakaratı yineledi:
“Or’rak mı dedin?”
Rüstem ona da bir bakış fırlattı en ağırından, sonra dayanamayıp homurdandı: “Oğlum onun saati var. Öyle her dakika söylenmez.”
Sinan;

“Hay aksi!” dedi ortaya, tiryakisi olduğu resimli romanların kahramanlarına özenip, “Gene tutturamadık.”
Ve ocağa girip kendi çayını doldurduktan sonra geldiği gibi kocaman adımlarla çıktı.
Bu kez de benim dilime dolandı bu söz:
“Or’rak mı dedin?”
Durup durup yinelemeye başladım içimden.
Hepimizin bildiği, ama Balıkçı Rüstem’den başka kimsenin adam gibi vurgulayamadığı bir persenkti bu. İlk kez Balıkçı Rüstem söylediği için de, ona ait bir beste gibi yaşamaktaydı aramızda. Üstelik dediği gibi saati vardı bu sözün. Öyle uluorta, olur olmadık saatlerde söylenmezdi. Her gün saat üçe doğru, tezgahın arkasında beklemekten sıkılmış olarak ortaya çıkardı Rüstem. Rumlardan kalma bu eski binanın çoğunlukla ıslak olan yarı karanlık boşluğunda bacaklarını iki yana açarak şöyle bir durur, sırtını geriye doğru yaylandırıp başını dahafifçe arkaya atarak gök gürültüsü gibi bir sesle bağırırdı:
“Or’rak mı dedin?”
Her gün duymamıza karşın yine de gülerdik bu haykırışa. Öylesine güzel dolardı ki Rüstem’in ağzı… Üstelik bir de öyküsü vardı bu sözün, çoğumuzca bilinen: Yolu nasılsa bu köhne binaya düşmüş yabancı turistlerin konuşmalarından Rüstem’in kulağında kalan İngilizce bir sözcüktü bu naranın aslı, yani “allright”… Rüstem nedense çok sevmişti bu sözcükteki vurguyu ve her fırsatta yinelemeye başlamıştı. Fakat çok kullanılan her şey gibi zamanla bozulmaya uğrayan bu zavallı sözcük, bir süre sonra bizim Balıkçı’nın ağzından; anlamını da, söylenişini de değiştirerek erotik bir çağrışımla çıkmaya başlamıştı. Hem de her gün ve aynı saatlerde… Bizler de Rüstem’in hiç sektirmeden verdiği bu sözcük resitalini, merakla bekler olmuştuk. Ortalığa çıkar çıkmaz bağırırdık onunla birlikte:
“Or’rak mı dedin?”
Ne var ki hiçbirimiz onun gibi etkileyici, onun gibi hoş kükreyemezdik.
Az sonra Sinan yeniden geldi. Ağzı kulaklarındaydı ve elindeki boş çay bardağını zor tutuyordu.
“Ne oldu lan gene?” dedi Keletir.
Sinan boş bardağı ocağın kenarına bıraktı:
“Sabah sabah geldi benimki,” diye kıkırdadı.
“Kimmiş o?”
“Kim olacak, manyak berber!..”
Keletir’in yüzü ilk kez ışıdı:Gene takıldı kaldı mı yoksa?”
Sinan ağlar gibi gülmeye başladı. Sıradan bir güne gülerek başlamanın mutluluğu ile, sürekli aynı şeyleri yaşamanın sıradanlığı karışıyordu kahkahasına…
“Vallahi bir gün döveceğim bu adamı, ona göre.. Biriniz söyleyin yahu şuna; hangi zıkkımı içeceğine karar versin artık. Böyle her sabah, her sabah fıtık ediyor adamı!”
Azgura Ahmet’ten söz ediyordu; yani arastanın tek berberinden. Gerçekten de Azgura Ahmet her gün saat sekize doğru gelip dükkanını açar; adına uygun bir şekilde topaç gibi dönerek hızla sağı solu toparlar ve sonra da hemen karşısındaki Engin Market’e giderek rafta dizilmiş olan sigara paketlerine gözlerini dikerdi. Ne zamanki bakmaktan yorulur, ancak o zaman seslenirdi:
“Bir sigara versene ordan!”
Sinan böyle bir soruya hazırlıklı olduğu için başını hiç kaldırmaz ve yalnızca;
“Hangisinden?” diye sorardı.
Azgura, bu soruyu duyar duymaz çarpılırdı sanki. Sigara paketlerini ilk kez görüyormuşçasına bir daha gözden geçirir ve sonunda rastgele bir marka söylerdi. Ancak bu marka her gün değiştiği ve bir gün aldığı sigara, ertesi günküne hiç benzemediği için Sinan bu tuhaf müşteriye önce sinirlenir, ardından da için için gülerdi. Şimdi yaptığı gibi… İşin garibi, her anlatışında biz de aynı şeyi yapar; onun gibi önce sinirlenip sonra gülerdik. Bir salgın hastalık gibi sarmıştı hepimizi bu rastgele alışveriş… Azgura Ahmet bütün bunları bilmesinekarşın yine de bildiğinden şaşmaz, her sigara alışında ezberlediği bu sahneyi yeniden oynardı:
“Bir sigara versene oradan.”
“Hangisinden?”
Uzun, upuzun bir Azgura bakışı…
Sinan fazla kalmadı içeride. O gidince Çinkoçento ile Balıkçı Rüstem de ayağa kalktı. Sabahın serinliği yerini kuşluk sıcağına bırakmak üzereydi. Gidip dışarıdaki sandalyelere attılar kendilerini. Taş binanın güneş yüzü görmeyen bölümünün serinliği, böyle kuşluk vakitlerinde iyi geliyordu insana. Ben içeride kaldım. Canım nedense yerimden kalkmak istemiyordu. Keletir, bir içeri bir dışarı koşmaya başlamıştı. Müşterilerin çoğaldığını gösteriyordu bu telaş… Esnafın birer ikişer işyerlerini açmaya başladığı, ocağın hemen üstündeki beyaz kutudan yayılan seslerin çoğalmasından anlaşılıyordu. Hızlanan geliş gidişlerinin birinde, yüzüme bakmadan seslendi Keletir:
“Bir çay vereyim mi sana da?”
Şaşırdım. İçeride benden başkası olmadığına göre, banaydı bu soru. Çabuk toparladım kendimi:
“İçerim,” dedim yavaşça.
Dün gecenin öfkesi birdenbire silindi içimde. Bir rahatlamanın kucağına düştüm. Gerginliğim bitti. Her ne kadar aynı semtin çocukları olsak da, aramızdaki buzların böyle bir günde eriyeceğini ummuyordum. Sandalyenin arkalığına yaslandım. Keletir az sonra çayı masama bırakınca neredeyse kuşlar gibi kanatlarımı çırpmaya başlayacaktım.Sağol,” deyişimi duymazlıktan geldi. Tepsideki diğer çayları dağıtmak üzere yeniden dışarı çıkarken kendi kendine söyleniyordu:
“Bizim moruk gecikti gene bugün. Karısının altında kaldı herhalde deyyus.” Babasından söz ediyordu. Gülümsemekle yetindim. Gözlerim o anda, sıcak buğusunu yüzüme salmakta olan çay bardağından başka bir şey görmüyordu. Üçüncü yudumu alırken geri geldi Keletir. Bu kez ocağa da gitmedi; az önce aldığı sandalyelerin birini kulağından tutar gibi çekti ve yanıma kadar sürükledi. Boşalmış olan tepsiyi de masaya fırlattı. Oturdu. Lâfı ağzında hiç gevelemeden:
“Tertip,” dedi, “dün akşamı unutalım. Ben öyle kolay kolay kimseden yumruk yemem aslında; ama bakma sen, dün içerisi karanlıktı da birtakım şeyler oldu.”
Yüzüne dikkatle baktım. Ne sinirli görünüyordu, ne de şaka yapar bir hali vardı. Gerçekten bir küfeyi andıran o yusyuvarlak kafasıyla sevimli bile sayılabilirdi. Ama bu “tertip” sözü de nereden çıkmıştı şimdi? Ne demekti bu? İlk kez duyuyordum bu sözcüğü? Alay mı ediyordu benimle, yoksa gerçekten dostça yaklaşıp barışmaya mı çalışıyordu? Kıpkırmızı olduğumu hissettim. Hiçbir şey diyemedim. Uygun cümleyi ararken kafamda, Keletir aramızdaki boşluğun uzamasına izin vermedi. Bir şeyler sıraladı arka arkaya. Dediklerini anlıyordum, ama benim aklım hâlâ “tertip” sözündeydi. Bir türlü ne demek istediğini çözemiyordum. Yeniden dün geceye mi dönmek istiyordu yoksa? Oysa ben yeni bir belânın içine atmak istemiyordum kendimi. Neyse ki fazla uzatmadı, kalktı. Kalkarken de omzuma vurdu, hafifçe:Yalnız şunu da söyleyeyim,” dedi; “dün gece yeni bir karar aldım. Bundan senin de haberin olsun. Artık bundan böyle kimseden bir fiske bile yemeyeceğim, tamam mı? Bak unutma bunu; bir kenara yaz !”
Yüzüne dikkatle baktım. Gerçekten de böyle bir karara varmış gibi görünüyordu.
“Yahu, böyle büyük konuşma! Ne zaman, ne olacağı belli olur mu?” diyecek oldum, sözümü ağzıma tıktı:
“Yok yok, bak burada delikanlı gibi söylüyorum, bundan sonra dayak yemek yok artık. Kendime dayağı yasakladım. Bugüne kadar yediklerim yeter. Bir şey daha söyleyeyim; dün gece ben on sekiz yaşına girdim birader. Ama kadere bak ki, gelip aynı gece burnumu kırdılar. Hadi şimdiye kadar neyse de; bu bana çok dokundu. Bundan sonra dayak yemek bana yakışmaz. Kim çıkarsa karşıma, bilsin ki ben ondan bir fazla vuracağım.”
Son kez yoklamak istedim kararlılığını:
“Ya vuramazsan?”
Ayağa kalktı. Masaya az önce bıraktığım tek şekeri kavradı, parmaklarıyla un ufak etti ve sesine daha güçlü bir ton katarak karşılık verdi:
“Vuramazsam, bu hayat haram olsun bana. Gidip bir kenarda asarım kendimi daha iyi.”
Sıkılmıştım bu konuşmadan, hemen kestim sözünü:
“Yapma be Keletir; bırak böyle şeyler söylemeyi. Kavga bu. İnsan dayak da yer, dayak da atar…”
Gene karşı çıktı:“Yok yok, o işler bitti. Benim kararım kesin. Babamdan bile bir tokat yemeyeceğim bundan sonra. Yeter şimdiye kadar yediklerim. On sekiz yaşına girmemizin ne anlamı var o zaman?”
Sustum, sen bilirsin dercesine…
Üç-beş dakika ortalıkta görünmedi. Sonra birden dışarıda bir bağrışma oldu. Kahkahalar yükseldi. Tanıdık gülüşlerdi bunlar ve Çinkoçento ile Rüstem’in tavlayı bitirdiklerini anlatıyordu. Kimin yendiğini merak ettiğim için kulak kabarttım dışarıya. Balıkçı Rüstem’in sesi herkesi bastırıyordu:
“Hadi yavrum; hem ağla, hem de donunu bağla!”
Yepyeni kahkahaların arasında Çinkoçento’nun sesini duyar gibi oldum ama, dediklerini anlayamıyordum. Keletir hızla içeri girdi. Az önce attığı kahkahaların izi hâlâ yüzündeydi. Bu beni de rahatlattı. Dün geceyi çıkarıp attım yaşadıklarımın arasından. Masadaki kül tablasını döndürmeye başladım büyük bir iç huzuruyla. Keletir iki çayla döndü yanıma. Oturdu. Birini bana uzattı, ötekini de dudaklarına doğru kaldırdı.
İlk yudumlarımızı henüz almıştık ki, babası göründü kapıda. Bizi görür görmez de yüzü allak bullak oldu adamın. Anladık içinden geçenleri ama sesimizi çıkarmadık. Kapkara bir yüzle geçti yanımızdan. Elindeki torbayı ocağın yanına bıraktı. Ağzındaki sigarayı da boş masalardan birinde söndürdükten sonra doğruca tuvalete gitti. Büyülenmiş gibi onu izliyorduk. Çok geçmeden başını uzattı oradan.
“Buraya gel!” dedi oğluna.
Keletir hemen fırladı. Ayağa kalkınca göz göze geldik.Gülümsemek istiyor da yapamıyor gibiydi. Ben de öyle. Babasının yanına gitti. Kapıyı kapattılar. Sesleri geliyordu içeriden. Kahvenin iç kısmında benden başka kimse yoktu zaten. Herkes dışarıda, az önce biten tavlanın dedikodusunu yapıyordu. Birden bir kırbaç sesi duydum. Başımda binlerce arı toplanır gibi oldu. Birisi mi bağırdı “Eyvah!” diye, yoksa ben mi öyle geçirdim aklımdan, bilmiyorum. Ayağa fırladım. Hayır, kırbaç sesi değildi bu! Keletir’in yüzünde patlayan tokatın izini gördüm sanki havada. Ve hemen dışarı attım kendimi. Kimseyle konuşmadan sokaklarda dolaştım, saatlerce… Karanlık basarken eve girdim.
Ertesi gün hiç dışarı çıkmadım. Keletir’in cenazesi kalkıncaya kadar, pencerenin önünde oturdum ve için için ağladım.

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Reklam verin destek olun

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <