Şener Uğur için…

kar

Bir oğulun ille de yakışıklı olması gerekmez ama, yakışıklıydı benim oğlum. Sessiz ve yakışıklı… Ben yoksullukla besledim onu; küçücük bir dükkânın coşkusu ne kadarsa ancak o kadarını taşıyabildim çünkü evime akşamları. Bu yüzden hem uysal, hem de hırçın kaldı hep arkadaşlarının arasında. Bilirdim o keskin gururunun benden geçtiğini. Belki de bu yüzden onca aldatılmışlığını, onca hakkının yenmişliğini billur bir madalya gibi karşıladık her zaman ikimiz. Dalgın otururken bile içinde gergin bir at barındırdığını bilmenin heyecanıyla bakardım yüzüne.


Bir usturanın insanı kendine zincirleyen egemenliği olmasaydı eğer, izin vermezdim o gün gidişine. Camlardan buğuların henüz kalkmadığı bir saatte gelmişti dükkâna. Sabahın dokuzu… Bir elimde minicik sakalları yalayıp yutan köpük, ötekinde keskin ve ince bir çizginin saltanatı, önümde uyur gibi oturan adamın hışırtılı yüzünden aşağı iniyordum ki, girdi içeri. Kolay gelsin baba! Hiç de beklemiyordum doğrusu. Aynadan bakınca anladım ki, yalnızca kendine ait bir noktadan sıçramak için çıkmış yola. Yağmurlu birdenize hazırlanan balıkçıların inatçı bakışlarını gezdirerek gözdağı veriyormuşçasına oturdu köşedeki koltuğa. Gidiyor musun yoksa? Sehpanın üstündeki gazeteye uzandı eli. Evet, biraz sonra çıkacağım yola.
İşte o zaman doğrultmalıydım belimi, yapamadım. Beni şimdi karanlıktan karanlığa savuran şu gizli manivelayı o anda ayağa dikmeli ve geçmeliydim karşısına. Bu havada yola çıkılmaz oğlum. Otur oturduğun yerde! diyemedim. Belki gene dinlemeyecekti sözümü, belki gene kederli bir sessizlikle bakacaktı uzayıp giden sokağın bildik görüntüsüne, ama ben yine de ısrar etmesini bilmeliydim.
Pusulaların bile yön bulamadığı alışılmadık bir ıssızlıkta, bir babanın dört yol ağzına geldiği günler de olurmuş meğer. Kararan boşluğu sezmekmiş o andaki görevim, farkına varamadım. Yenildim elimdeki usturanın iştahına.
Gitti oğlum. Hepimizden biraz daha uzağa düşerek… Kül rengi bir boşluğun içine, durup durup kuruyan bir ayazın az sonra güneşle yer değiştireceğini umarak daldı. Oysa kimi umutların zamanla içgüdüye dönüşebileceğini ve acemi bir yolcuyu sonu belirsiz bir serüvene çıkarabileceğini söylemeliydim ona. Diyemedim.
Giderken öptüm yanaklarından. Paran var mı? dedim. Yalnızca gülümsedi. Öteki vedalarda hep uzayan, iyice incelen yüzü öyle bir hal aldı ki, gürül gürül bir kahkahayla çıkacak sandım kapıdan. Halbuki her zamankinden daha dikkatli ve daha suskun atmıştı adımlarını plastik bir boya gibi her yeri kuşatan o can alıcı beyazlığa…
Sonra buz kesen bir sessizlik!***
Bana kimse yirmi beş demesin bundan sonra. Hatta bütün rakamları silip atın hayatımdan. Yaşanacak yeni günlerle işim yok artık benim. Geriye dönmek ve başı sonu belli o gepegenç ömrün pırıl pırıl tünelinde yaşamak istiyorum bundan sonra başıma gelecekleri. Sonlanmış bir hayat gezdiriyorum içimde. İstediğim an beni kucaklamaya ve koca bir dünyayı tersyüz etmeye hazır. Oğlum orda şimdi, o hayatın içinde. Her zamanki ılıklığıyla karşılıyor beni. Giderken eline tutuşturduğum sefer tası, nasıl da sıcak ve buğulu. Anne, bezelyeyi ısıttım! Şimdi şuradan bir de buz gibi kar suyu…
Uzun uzun konuşuyorum onunla. Anneler kısa cümleler kurmayı da pek beceremezler zaten. Aklıma ne gelirse artık; bütün bir ömrü baştan başa kaplayan, yalan ya da gerçek ne varsa… Yarım kalmış aşklardan, alacakaranlık ilişkilerden, bir türlü tasarlanamamış düğünlerden ve hiçbir zaman göremeyeceğim çocuklardan…
Hayır, bir düş değil bu. Şu anda yaşananla sonsuzluğa akıp gideni bir potada eritmeyi daha o gün öğrendim ben. Kendi varlığımdan fışkıran binlerce kurgunun, oğlumun göz kamaştırıcı boşluğundan yansıyan görüntülerle kucaklaşıp yepyeni bir anlama bürünmesindeki gizi çözmüş olmanın serinliği olmasa, çoktan eskimiş ve belki de bir köşede yok olmuştum ben de öteki bütün gerçekler gibi. Ama güçlendim onun bırakıp gittiklerine sığındıkça. İlk gülüşü, bir nesneye ilk kez uzanışı, hep birlikte okula başlayışımız ve ilk kez bir kızdan söz edişi…
İnsan kendi doğurduğunu kaybedecek kadar da âciz olabiliyormuşdemek. Bunun tek çaresinin sıkıca sarılmak, kopmamacasına tutunmak olduğunu bilseydim, öyle yapardım elbet. Şimdi nasıl kızıyorum büyüklerime bana bunu öğretmedikleri için ve nasıl bağışlamıyorum kendimi yaşamdan almam gerekeni yeterince özümsemedim diye.
Biliyorum, bundan sonra sarınacağım tüm yapraklar yarım. Soğuk havalardan her zaman nefret edeceğim yaşadıkça. Dizimi ısıtan soba, yüreğimdeki binlerce kelebeğin havalanıp uçması demek bundan sonra. Belki de yapabileceğim tek şey, bu acının girdabında bambaşka kılıklarla gezinirken, oğlumun ikide bir yarattığı köpüklerle oynaşmak olacak.
Sonrası buz gibi bir sessizlik!
***
Kocapınar yolu buradan geçer, benim kahvenin önünden. Kimse bilmez ama, şu dağları boydan boya çizen daracık yolların kendine göre bir dağarcığı vardır ve karlı tipili günlerde öyle kocaman açarlar ki ağızlarını; kaç eşkıyanın ve zeybeğin, kaç çerçinin ve avcının ruhu buluşmuştur bu koyaklarda, hesabı tutulamamıştır bugüne kadar.
Daha önce hiç bilmediğimiz, yüzünü bile görmediğimiz insanların, böyle sisli puslu havalarda kendilerini bu kahvenin kucağına atmasına alışkınız biz. Acı bir savruntunun içinden kolsuz kanatsız çıkar gelirler, şişmiş ve morarmış dudaklarıyla. Yuttuğu her odunu paldır küldür küle çevirirken küçük sarsıntılar yaşayan sobanın başında yer gösteririz onlara. Ağzında diş kalmamış yaşlıların sevecenliği, gençlerin hafif bir küçümsemeyle sorduğu soruları daha anlaşılır hale getirirken, durup durup seyreder pencereden yağan karı, esen rüzgârı; sobaya nerdeyseyaslanacakmış gibi duran o yeni müşteri…
Kâkülünü sol tarafa yatıran çocuk da böyle bir havada gelmişti işte, dün gibi hatırlıyorum. Bir elinde çanta, ötekinde ise küçük bir koli… Kar ve buz çıtırtılarından yorgun düşen ayaklarının, bir incelip bir kalınlaşan uğultuyu hapsetmekten bitkinleşen kulaklarının son direnişiyle atmıştı adımlarını içeriye. Terk ettiği kasabayı varmak istediği köye bağlayan uzun ve ince çizginin yol göstericiliğine güvenip çıkmıştı yola, bunu daha görür görmez anlamıştık, ancak böyle havalarda kimseye ve hiçbir şeye güvenilmeyeceğini söylemek için birkaç bardak çay içmesini bekledik hep birlikte. Bu dağların yolu senin taş döşeli kaldırımlarına benzemez oğul dedi yaşlılardan biri, azıcık yükselen bulutların aldatıcı çağrısına yeniden uymaya hazırlandığını görüp. Yüzüne rastgele dağılan bir gülümseyişle baktı. Yok, gideyim amca. Çocuklar bekler yarın. Sonra başkaları… Sonra ben… Sözlerimizi ne kadar bilersek bileyelim, kanatamadık o yıllar öncesinden pas tutmuş kabuğu. Kahvenin sıcaklığını hiç erimeyecek bir zırh sandı belki, ya da ertesi gün kendisini kapıda bekleyecek olan öğrencilerinin bizim duyamadığımız seslerini duydu; orasını bilen yok. Önünde sonsuz bir deniz gibi uzanan karın ışıltılı beyazlığını, kendisini köye tez elden ulaştıracak bir kandil gibi algılayıp girdi o henüz gezilmemiş yörüngeye.
Ve çok geçmeden duyduk radyodan, ertesi gün okulların tatil edildiğini. Bata çıka giden bir gölgenin anısı belleğimizde.
Sonunda buzul bir sessizlik!
***Üç gün sonra bulduk onu. Bir tarla kıyısına uzanmış, toprağın derinliklerinden gelen sesleri dinliyordu sanki. Bir yanağıyla başına gelenleri reddediyor, öteki yanağıyla ise kavuşmak istiyordu yeraltına akan o sessiz ırmağa. Geçen üç günde ne kadar yol aldığını, kimlerin konuğu olduğunu ya da hangi duraklarda dinlendiğini anlamak için dikkatle baktım yüzüne. Korkma dedi, epeyce uzaklaştım sizden.
Korkmadım hiç. Gerçekten korkmadım. Yavaşça tuttum omzundan ve çevirmek istedim kendime doğru. Öyle bir döndü ki, bütün bedeniyle devrildi öte yana, tertemiz bir sayfaya düşer gibi…
Köylüler geldi sonra, ardından jandarmalar… İç içe geçmiş onca sorunun hiçbiriyle ilgilenmedim, çöküp bir ağacın altına seyrettim art arda sıralanan çalılıkları.
Komutanın sesini duydum sonra. Yaz diyordu yanındaki askere. Bomboş sayfalarda gezinen kalemin bugünlere ulaşıyordu izi. Yaz! Isınmak için sigara paketini bile yakmış. Yazıyordu asker. Ayrıca çantasındaki giysileri de yakmış donup kalmamak için. Asker her şeyi noktasına virgülüne kadar yazıyordu.
Ve az ötedeki koliyi gösteriyordu komutan. Dönüp herkes oraya bakıyordu:
Ama kitaplarını yakmamış!
—-oOo—-

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Reklam verin destek olun

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <