Mart ayının özlenen güneşi kasabanın en gizli, en kuytu köşelerine ağır ağır sokulmaya başlamıştı ki Virginia otobüsten indi. Bagaja üşüşen o sinir bozucu kalabalığın arasından sıyrılıp birkaç adım öteye çekildi. Karşısında solgun bir kartpostal gibi duran kasabaya baktı uzun uzun. Cırlak sesli satıcılar bile kendilerine gelmemişlerdi henüz. Yarı uykulu gözlerle geziniyorlardı sağda solda; kuşluk sıcağını yedikçe esneyen köpekleri andırarak…
Tanıdık bir bina aradı Virginia; bir ağaç, ya da bir yüz? Hiçbirini bulamadı. Giderken bıraktığı kasaba bu değildi. Peki ya bulmayı düşlediği? Doğrusu o da bu değildi. Boşa çıkmış beklentileri, soğuk bir su gibi dolaştı bedeninin çeperlerinde. Ürkek bir yüzle geri döndü ve bagaj görevlisinden aldı çantasını. Çevresinde birdenbire çoğalan taksi sürücülerinin sırnaşık nefeslerini kıvrak bir çalımla boşa çıkarıp otogardan dışarı attı kendini.
Geniş bir caddede, adımlarını yolun tatlı eğimine bırakarak aşağı doğru yürüyordu şimdi. Gözleri eski bir tanıdığa rastlama umuduyla parlak…
Çok geçmeden de buldu böyle birini: Kasabanın ilk benzin istasyonu karşısında duruyordu işte, o hiç değişmeyen boyasıyla.Denizin dibinde uzanıp suyun çalkantısıyla ikide bir biçim değiştiren kocaman bir kaya parçası gibi bakıldıkça titriyordu sanki bu dikdörtgen kasketli kirli yapı. Yakıt ve yağ kokulu beton siperinin gölgeliğinden her geçişinde, istasyonun şişman sahibinin insanı ısıracakmış gibi bakan gözlerini düşündü bir an Virginia. Yaşıyor muydu acaba şimdi? Nerdeydi?
Yüzünde incecik bir gülümseyiş…
Güneş bir adam boyu yükseldi. Tek tük de olsa otuz yıl öncesinin ağaçlarına, evlerine, sokaklarına rastladıkça omzundaki çantanın ağırlığının azaldığını hissediyordu Virginia; adımlarının coşkusu birinden diğerine sıçrıyordu. Bir zamanlar soğuk hava deposu olarak kullanılan binanın önünden hızla geçti. Birbirine bitişik postanenin ve askerlik şubesinin yüksek duvarlarından ise uzun süre alamadı bakışlarını. Gözlerinin izi kaldı pencerelerde, bacalarda, taşların kıvrımlarında…
Yürüdü.
Caminin önündeki küçük meydandan sola döndü. Önemli bir değişiklik yoktu burada. Yoktu ama sokağı sokak yapanların hiçbiri de görünmüyordu ortalıkta. Hadi biri ikisi neyse, fakat hepsinin mi kaybolması gerekiyordu böyle? Çok tuhaf! Belleğini şöyle bir yokladı; şu köşede bir bakkal olacaktı, hani ne aranırsa bulunan, üstelik adı da bir garip. Pek güler yüzlü biri değildi, fakat yine de ona giderdi insanlar, özellikle cuma günleri pazara gelen köylüler… Veresiye alışverişin bağımlılığı…
Peki şu aradaki Tatlıcı Yusuf? Kasabanın o yıllardaki tek pastanesi?Sokağın ortasında durdu. Geçmişten bir iz, bir ışık arıyordu binada. Kadir’le ne çok buluşmuşlardı bu ufacık yerde! Yüreğinde yüzlerce kıvılcım, kulaklarında hâlâ Kadir’in sesi:
“Yusuf Amca!”
“Hop!”
“Limonatan va mı?”
“Olma mı len?”
“İlamandan mı? İlamandan mı?”
“Yok ananın cebinden! Tabii ilamandan olcek, başka neden olcek?”
“Ve o zaman. Hem oynayam, hem de içem…”
Sık sık yinelenen bir sokak tiyatrosuydu sanki bu. Ortalıkta kimsecikler yoksa Kadir’in kollarını havaya kaldırarak pilli bir zeybek gibi dönmeye başlaması geldi gözlerinin önüne. Ve parmaklarından inanılmaz sesler çıkararak kıvrak bir oyun havası tutturması…
“İlaman çalıları
Yol ettim yalıları
İnadına sevecem
Gocalı garıları…”
Tatlıcı Yusuf’un yüzünde bir belirip bir kaybolan gülümsemeyi, Kadir’in masaların arasında bel bükerek dönüşünü ve bu ilginç ezgiyi aradan geçen bunca yıla karşın nasıl da unutmamıştı, şaşırdı Virginia. Geçmişi bugüne bağlayan ve ikide bir sıkı sıkıya tutunduğu anılar, çelik birer halata dönüşerek önüne çıkan çukurlara düşmesini engellemiş ve yıllar sonra buraya gelmesini sağlayan tanımsız bir güç kazandırmışlardı demek ki ona. Tüyleri diken diken oldu birden. Ahşu yaşam ırmağı… Beyninin bir köşesinde sürekli akan ve yarası hiçbir zaman kabuk bağlamayan cıva gövdeli yılan… Nasıl bir büyüydü ki bu, apansız bir yüreklenişle tutup atmıştı Virginia’yı sararmış sayfaların ortasına!
Ya Mehmet Amca’nın bitişikteki iki kapılı kahvesi? Ona ne olmuştu peki? O da yoktu işte. Karşısındaki ayakkabıcı, biraz daha çaprazındaki saatçi Niyazi Usta? Zamanın dipsiz kuyusu çekip almıştı her birini içine. Kimileri ölmüştü elbette; ama ya daha sonra gelenler? Oğulları, çırakları… Onlar neredeydiler?
Bir zamanlar evi gibi bildiği bu kasabada hiç tanınmayan bir yaratığa dönüşerek dikilip kalmanın ezikliğini yaşamaya başladı. Yapabileceği tek bir şey vardı; yürüyüp gitmek…
Kadir’i bulmalıydı, hemen!
Daracık bir sokaktan geçip başka bir meydana çıktı. Eskiden balık, yosun ve sünger kokan bu kasabanın kokusu bile değişmişti artık. Önünden geçtiği yaşlı kilise, hemen karşısındaki sinema binası, daha ötedeki fırın, sık sık uğradığı terzi dükkânı olduğu yerde duruyordu durmasına; ancak bambaşka amaçlar için kullanılmaya başlamıştı her biri.
Anılar incecik bir su gibi akıyorlardı önünde. Kadir’in dükkânına doğru gidiyorlardı hep birlikte. Yine de içinde bir kuşku… Kadir’i bulabilecek miydi acaba orda? Daracık dükkâna sinen deri, balmumu ve amonyak kokularının arasında, başı öne eğik, çalışıyor muydu acaba eskisi gibi? Azıcık yaşlanmış, yaşlandıkça da kutsal bir kitaba dönüşmüş olarak…Sokağın sonuna doğru turizm acentelerinin, oto kiralama servislerinin ve her biri, bir başka markanın şubesi olan mağazaların çoğalmasından anlamıştı ki, kasabadaki her şey artık ona yabancı. İnanılmaz bir çelişkiydi bu! Ülkesinde kendine yakın hissettiği ne kadar marka varsa, hepsi birdenbire uzaklaşmışlardı burada asıl sıcaklıklarından. Oysa bunun tersi olmalıydı. Evinden binlerce kilometre uzakta, kendi dilinde yazılmış mağaza isimlerinin arasında yürüyor olmanın hazzını ve güvenini yaşaması gerekirken; hiç de böyle olmamış, sözcüklerin birer maske gibi camlara ve tabelalara kondurulmuş olmalarının yapaylığı içini bulandırmaya başlamıştı.
Kadir’in dükkânı birdenbire çıktı karşısına. Geçmişle gelecek arasında uzanmakta olan o görünmez ipin düğüm noktalarından biri, az önce bıçaklanmış gibi cansız duruyordu köşe başında. Giriş kapısı ve pencereleri değiştirilmiş, ön duvarının bir bölümü de yıkılmıştı. Yıkılan yere yerleştirilen kocaman camın arkasındaki raflara da boy boy cep telefonları, kılıflar, yedek parçalar sıralanmıştı. Günün bu saatinde bile ışıl ışıl yanıyordu lambaları.
Yavaşça cam kapıyı itti ve oluşan o renksiz aralıktan uzattı başını. İçeride iki kişi vardı. Biri gazetedeki kocaman bulmacayı çözmeye çalışıyor, öteki de bilgisayarla kâğıt oyunu oynuyordu.
Bulmaca çözeni, arkasındakine seslendi:
“Şu turiste baksana.”
Kadir’le paylaştığı dört yıl boyunca oldukça iyi öğrenmişti Türkçeyi. Her ne kadar hiçbir sözcüğü düzgün söyleyemese de, derdini rahatlıkla anlatabiliyordu. Zaten bütün yolculuk süresince belleğini tazeleyerek gelmişti buraya. Dilinin ucuna gelen her sözcüğün, tutuşan defnenin alevi gibi bir yandakine atlayacağından kuşkusu yoktu. Türkçe seslendi içeridekilere:
“Affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?”
Oyun oynamakta olan, bilgisayarın ekranından güçlükle ayırdı bakışlarını. Dediğini duymamıştı bile. Çok kötü bir İngilizce ile sırıttı:
“İngilizce biliyor musunuz?”
Virginia da İngilizce karşılık verdi:
“Evet, biliyorum. Ama isterseniz Türkçe de konuşabiliriz.”
Adam dinlememişti bile onu. İngilizce’de ısrar etti:
“Nasıl bir şey düşünüyorsunuz?”
“Hayır. Telefon almak için gelmedim. Bu kasabada dört yıl yaşadım ben. Otuz yıl kadar önce… Şimdi de eski bir dostumu aramak için geldim. Yardım ederseniz eğer…”
Adamın yüzü biraz değişti:
“Tamam, anladım. Eski bir telefon arıyorsunuz.”
“Hayır, hayır…”
Virginia kendini tutamayıp gülümsedi. İkisi de İngilizce konuşuyordu ama bu gidişle anlaşmaları olanaksızdı. Bu kez bulmaca çözeni girdi devreye. Bir terslik olduğunu sezmişti:
“Ne diyor oğlum bu?”
“Valla ikinci el bir telefon soruyor galiba. Doğru dürüst İngilizcesi yok ki, ne dediğini anlayalım.”
“Vur kıçına tekmeyi o zaman. Bununla mı uğraşacağız sabah sabah! Zaten suyunu çekmiş baksana.”Türkçenin sırası gelmişti artık. Virginia sesini yükseltti:
“Bakın, telefon istemiyorum ben. Tamam mı? Kadir Usta diye birini arıyorum. Bu dükkânda çalışırdı eskiden…”
Bu çıkışa en çok İngilizce konuşan şaşırdı:
“Sen Türkçe biliyor muydun yahu?” dedi, çobanını yanlışlıkla ısırmış bir köpeğin bakışıyla.
“Evet. Türkçe konuşabileceğimi söylemiştim size…”
“Kime?”
“Size…”
“Yok canım. Olmadı öyle bir şey.”
Arkadaşına döndü. Yüzü hâlâ allak bullaktı:
“Oldu mu lan yoksa?”
“Nerden bileyim oğlum! Kadınla konuşan ben miyim, sen misin? Hayret bir şey!”
“Neyse, önemli değil,” dedi Virginia. “Kadir Usta’yı tanır mısınız, siz onu söyleyin lütfen.”
“Kadir Usta mı?”
İkisi de birbirine baktılar aynı anda.
“Ne iş yapardı?” dedi bilgisayarın başındaki.
“Sandalet dikerdi.”
“Ne dikerdi, ne dikerdi?”
“Sandalet…”
“Vay benim ablama bak, sandaletçi soruyor. Memlekette sandaletçi kaldı da, biz mi söylemedik yerini?”
Virginia şaşırdı:Affedersiniz, anlayamadım.”
Bulmaca tutkunu atıldı bu kez. Elindeki kalemi masanın öbür ucuna attı:
“Siz ona bakmayın hanımefendi. Biz tanımıyoruz öyle birini.”
Virginia’nın yüzündeki hayal kırıklığını görünce acıdı adam:
“Bakın, şu karşıdaki pansiyoncuya sorun bir de. Bilirse o bilir. Buranın yerlisi o,” dedi.
Teşekkür edip döndü Virginia.
Pansiyon dediği tam karşıdaki iki katlı, küçük binaydı. Henüz turizm sezonu başlamadığı için hiçbir hareketlilik barındırmıyordu içinde. Virginia, pansiyonun önünde uyuklamakta olan yaşlı kadının yanından sessizce geçti ve mavi boyalı kapının sol köşesindeki zile dokundu. Kadını uyandırmaktan korkmuştu, ama neyse ki düşündüğü gibi olmadı.
“Geldim! Bir dakika!” dedi merdivenlerden bir ses.
Az sonra kendisiyle aynı yaşlarda bir adam indi aşağıya.
“Merhaba,” dedi Virginia.
“Merhaba! Buyrun.”
“Özür dilerim. Ben eski bir dostumu aramak için geldim bu sabah İngiltere’den. Adım Virginia. Karşıdaki dükkânda Kadir Usta adında biri çalışırdı eskiden, yani otuz yıl kadar önce. Oradakilere sordum, sizin bileceğinizi söylediler. Çok iyi bir sandalet ustasıydı. Tanır mısınız acaba?”
“Tanıyorum,” dedi adam.
Yüzünde hüzünlü bir gülümseme…Elâ gözleriyle Virginia’ya uzun uzun baktıktan sonra birdenbire uzaklara kaydırdı bakışlarını. Sigarasından derin bir nefes çekip avurtlarını şişirerek üfledi içinde biriken dumanı. Sessizlik…
“Öldü mü yoksa?”
Adamın gözlerinden geçen beyaz mezar taşlarını gördü sanki Virginia. Sonra eğilip kalkan insanları; uzun, upuzun servileri ve sarmaşıkları… Başka bir noktaya bakmayı düşünmüştü ki, geç kaldı.
“Evet,” dedi pansiyoncu.
Virginia omzundaki çantayı yavaşça yere bıraktı. Bilerek yapılmış bir davranış değildi bu; öylesine, o anda, yapacak bir şey bulamamanın çaresizliği…
Adam, Virginia’daki yıkılmışlığı çabuk kavradı, merdivenin başındaki plastik sandalyeyi uzattı hemen. Sandalyeye oturmadı da yığıldı sanki Virginia. Boş gözlerle karşıdaki dükkâna bakmaya başladı. Boğazında ağlamakla ağlamamak arasında gidip gelen bir düğümlenme… Sesini kaybetmiş gibi hissetti kendini. Konuşmanın da yararı olmayacaktı zaten. Ne diyebilirdi ki?
Devrilen arabanın boşa dönen tekerleği…
Yüzünü avuçlarının arasına almış nemli gözlerle sağa sola bakınırken karşısında uyuklayan yaşlı kadına özeniyor, şu anda onun kadar dünyaya boş vermiş olmak istiyordu.
Ölüm! Nasıl da yakın duruyordu insanlara?
Yalnızca bir-iki sözcük uzaklıkta…
Beyne saplanan kocaman bir iğnenin yürekte duyulan acısı ve sonra bir yamaçtan yuvarlanmaya başlayan binlerce görüntü…Virginia bu yuvarlanışı durdurması gerektiğini biliyordu ama nasıl? Başını kaldırıp masmavi gökyüzüne baktı iç geçirerek… Gözlerindeki buğuyu dağıtmak için çevreyle yeniden bağlantı kurmalıydı. Doğruldu yerinde. Sokağın öteki ucuna çevirdi bakışlarını; evlere, işyerlerine, damlara, yürüyenlere, ağız ağıza konuşanlara… Baktıkça açıldı ortalık, renkler eski yerlerine gelmeye başladı birer birer.
“Kadir Usta’yı ben de çok severdim,” dedi pansiyoncu.
“Nasıl öldüğünü biliyor musunuz?”
“Kalp krizi…”
“Ne zaman?
“Beş-altı yıl oldu galiba.”
“Karısı, çocukları?”
“Karısı da öldü geçen yıl. Bir oğluyla bir kızı var.”
“Peki dükkân?”
“Ölmeden önce taşınmıştı buradan. Yeni bir dükkân almıştı az ötede…”
“Kim var şimdi orada? Oğlu mu?”
“Yok canım, ne oğlu? Eski çıraklarından birisi sürdürüyor mesleğini. Tarık Usta diye biri…”
Gözlerini bir kez daha yumdu Virginia.
Geçmişin simsiyah bataklığı…
İşlerin sıkışık olduğu zamanlarda Kadir’in gece yarılarına değin çalıştığı günler geldi aklına. Masanın üzerine sıraladığı boy boy kerpetenlerin, danalyaların, zımbaların arasında dimdik duruşu… Nasıl da korurdu takımlarını; pergeli, raspayı, masatı, muştayı… Bunların hepsi duruyordu belki de şimdi o dükkânda. Ama Kadir yoktu.
Her şey yalan!
Zaman zaman Virginia da yardım ederdi kendisine. Acıyarak… Gözlerine, ellerine; derileri kesip biçmekten, uygun köşeleri denk getirip dikmekten nasır tutan parmaklarına acıyarak… Ama Kadir yüksünmezdi hiç. Diktiği sandaletleri birinin ayağında görse hemen tanır, gözlerinin rengi değişirdi:
“Bak Virginia,” derdi. “Bu da bizim ekipten…”
Her şey boş!
Virginia yıllar önce kasabaya geldiğinde böyle bir serüvene atılacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Bir tekne gezintisinde tanışmışlardı Kadir’le. O günlerde Kadir yazları teknede çalışıyor, kışın da sandalet dikiyordu. Diktiği sandaletlerin ünü kısa sürede tüm bölgeye yayılınca tekne işini bırakmış, kendini mesleğine vermişti. Küçücük kasabada yabancı bir kıza tutulduğu öğrenilince ortalık ayağa kalkmış, büyükler birer ikişer selamı kesmişlerdi. Küçük bir eve taşınmıştı onlar da. Bu arada Virginia yavaş yavaş Türkçe öğrenmeye başlamıştı. Öğrendiği her sözcüğün kendisini bu topraklara bağladığını ve insanlarla daha sıkı ilişkiler kurmasını sağladığını görünce dile iyice sığınmış; bir yıl kadar sonra da derdini kolaylıkla anlatabilecek düzeye gelmişti. Bu kez de herkes “İngiliz Gelin” demeye başlamıştı ona.
Dilin büyüsü işte…
Ailesinin tavrı da buradakilerden pek farklı olmamıştı aslında. Yazılan her mektupta, güçlükle yaptıkları telefon görüşmelerinde bir an önce İngiltere’ye dönmezse kendisini affetmeyeceklerini, böylesi biraptallığı ona yakıştıramadıklarını söylüyorlardı. Doğrusu Virginia da burada kalacağı sürenin üç-beş ayı aşmayacağını düşünmüştü başlangıçta. Kadir’le yaşamakta olduğu heyecan azalmaya yüz tutunca dönmeyi planlamış, ancak hiç de öyle olmamıştı.
Babasının ölümü tüm değer yargılarını altüst etmeseydi eğer, belki de dönmezdi geriye. Ne var ki bu ölüm, annesinin ve kardeşlerinin ona olan gereksinimlerini arttırmıştı birdenbire. Dönmeliydi. Kadir’in geleceğine daha fazla pranga vurmayı da göze alamıyordu zaten bir süredir.
Bir kış günü, delicesine yağan yağmurun yardımıyla uzaklaşmıştı kasabadan. Gözyaşlarını saklamasına aracılık eden o yağmuru da unutmadı hiç. Sanki bir yerlerde görse tanıyacakmış gibi gezdi yıllarca.
Yanı başında uyuklayan yaşlı kadın uyanınca ayağa kalktı Virginia. Kadir’in izlerine dokunma zamanı gelmişti artık. Geceyi pansiyonda geçirmeye karar verdi. Çantayı odasına bıraktı. Yalnızca küçük bir paket aldı içinden, bir de cüzdanını… Tarık Usta’nın yerini bulmalıydı şimdi.
Kasabanın denize paralel uzanan sokağında yürürken Kadir Usta’ya rastlayacakmış gibi bir duygu yeşeriyordu içinde.
Gerçeği bir türlü kabul edememenin başkaldırısı…
Çok geçmeden dükkânın önünde buldu kendini. Önce uzun uzun baktı binanın dış görünüşüne. Akıp giden ömürleri doldurmak için yapılan boş kutulara benziyordu bu bina da… Ya da binbir emek ve alın teriyle ulaşılan bir büyük oyuncak… Orta yaşlı biri çalışıyordu içinde. Tarık Usta olmalıydı bu, yanında da küçük bir çırak…Virginia içeri girince adam elindeki falçatayı masanın üzerine bıraktı yavaşça.
“Tarık Usta?”
“Evet.”
“Kadir Usta’yı tanıyorsunuz değil mi?”
Dudaklarını yalayıp yutkundu adam. Boğazındaki çıkıntı yükselip indi:
“Evet,” dedi bir kez daha.
“Onu görmek için gelmiştim ama…”
Sustu. Nedense sonunu getiremedi. Tarık Usta’nın yerinde doğrulduğunu görünce bundan sonrasını onun belirlemesini bekleyen bir sessizliğe büründü. Gelirken belleğinde sıraya dizdiği tüm sözcüklerin, birdenbire bağımsızlıklarına kavuşup art arda uçup gitmeye hazırlandıklarını fark edince de yeni bir tutamak noktası buluncaya değin beklemenin daha doğru olacağına karar verdi.
“Buyrun, geçin şöyle,” dedi Tarık Usta.
Gösterilen yere ilişti. Tarık Usta ve çırağı büyülenmiş gibi bakıyorlardı kendisine. Issız bir bahar ayının kuşluk vaktinde çıkıp gelen bu beklenmeyen konuk, dükkânın ritmini bozuvermişti ansızın. Kaygan bir yokuşun başında duruyorlardı sanki, ne olacağını bilmemenin kaygısıyla.
Oturunca biraz daha rahatladı Virginia. İçerideki deri parçalarına, limakilere, bıçaklara, ketenlere, kordenatlara, raflardaki sandaletlere ve ayak altındaki mastalyaya biraz daha yaklaşmıştı böylece. Bu yakınlaşma güç verdi ona, gittikçe kabarmakta olan yabancılığınınbirdenbire çöküp sönmesine yol açtı. Çok geçmeden de uçsuz bucaksız bir ovanın sabah serinliği kapladı yüreğini.
“Öldüğünü biliyorum,” dedi keskin bir sesle.
Tarık Usta başını sallamakla yetindi bu kez.
Eski bir yaranın yeniden usul usul kanamaya başlaması…
Büyülü bir köprü uzandı sanki aradaki boşluğa. Başlangıcı oldu bu kıvılcım alışverişinin. Kısa sürede çözüldü onca yumak, geçmişin kovuklarında bulunup çekilen onca bağlantı kablosu… İkisinin de odak noktası aynıydı çünkü: Kadir Usta! Yolları kesişmese bile, ikisi de ortak taşlara basarak yürümüşlerdi çoğu kez, yaşam denilen eksenin çevresinde dönüp durdukça. Anılar arka arkaya ekleniyor, köşedeki elektrik ocağının üstünde oturan çaydanlık; kimi zaman suyla, kimi zaman da kendiliğinden oluşan gizemli suskunlukla dolup dolup boşalıyordu.
“Bakın, size ne göstereceğim?” dedi Virginia bir ara.
Güçlükle çekti çantasının fermuarını. Eli ayağı birbirine dolaşarak… Pırıl pırıl parlayan paketin ambalajını yavaşça yırttı. Bir çift bayan ayakkabısı çıktı ortaya. Tarık Usta’ya uzattı onları. Önce ne olduğunu anlamadı Tarık Usta, boş gözlerle baktı. Eline alır almaz da mırıldandı:
“Ey büyük Allahım! Bu da ne?”
Şaşırmakta haklıydı, çünkü elindeki ayakkabılar sıradan bir ayakkabı değildi gerçekten. İlk bakışta normal bir ayakkabı gibi görünmelerine karşın, dikkatle bakılınca her iki ayakkabının da içine başka bir ayakkabı daha yerleştirildiği anlaşılıyordu. Evirip çevirerekher yanına baktı Tarık Usta. Bunca yıllık sandaletçi olmasına karşın ilk kez rastladığı bu ayakkabı çifti, iki değil; dört ayakkabıdan oluşuyordu ve sağ tekin içine alıştırılmış bir başka sağ tek; sol tekin içinde de bir başka sol tek vardı.
“Müthiş bir şey bu.”
Virginia sesini çıkarmadı. Tarık Usta’nın ayakkabıları incelemesine bıraktı kendini. Tarık Usta, içteki ayakkabıları çıkardı yerlerinden yavaşça. İkisi de incecik bir deriden yapılmışlardı ve pırıl pırıl parlıyorlardı hâlâ. Bütün parçaları dikilerek birleştirilmiş ve hiçbir yerinde yapıştırıcı kullanılmamıştı. Asıl ilginci ise; dıştaki ayakkabıların topuklarının iç kısmının oyuk bırakılmış olmasıydı. İçteki ayakkabı tatlı bir eğimle büyük ayakkabının içine girdiğinde, onun topuğu bırakılan bu boşluğa kenetlenir gibi oturuyordu.
“Ne müthiş bir uyum!”
“Evet.”
“Nerden buldunuz bunları?”
“Kim dikti onları biliyor musunuz?”
Kafasını birdenbire çevirdi Tarık Usta:
“Kadir Usta mı yoksa?”
“Evet.”
“İnanın, dilimin ucuna kadar geldi de söylemedim. Sizin oralardan birisi yapmıştır belki diye…”
Gülümsedi Virginia. Ayakkabılara ilk kez görüyormuş gibi bir daha baktı:
“Ayrılışımızdan bir yıl kadar sonra gönderdi bunları. Nasılkoruduğumu görmesini isterdim ama artık böyle bir şansım yok. Bakın, yanında da bu mektup…”
Çantasından çıkardığı zarfı uzattı sonra. Tarık Usta yakın gözlüklerini geçirdi gözüne ve mektubu okumaya başladı. Dudakları kıpırdıyordu belli belirsiz:
“Virginia! Bu ayakkabılarda benim ne kadar emeğim varsa, bil ki o kadar da özlemim var. Eğer burada kalsaydın biz de onlar gibi iç içe olacaktık hep. Ama kısmet değilmiş, ne yapalım! Bu ayakkabıların küçük olanları sensin; büyükleri de ben… Öyle kabul et, ne olur! Odalarda dolaşırken küçüklerini, yani kendini geçir ayağına; dışarı çıkar çıkmaz da beni… Zaten giyince anlayacaksın ki; ben ancak seninle birlikteyken bir işe yarıyorum. Çünkü benim topuklarımın içi boş ve sen olmadan ayakta duramıyorum. Gerçi şimdi de öyleyim ya, neyse… Hoşça kal!”
Tarık Usta alt dudağını ısırdı farkında olmadan. Uzun süre gözlerini alamadı ayakkabılardan. Neyse ki çırak çayları tazeledi de biraz toparladı kendini. Çocuk, titreyen elleriyle bardakları masaya bıraktı. Sonra gidip köşedeki taburenin üstüne ilişti.
Gittikçe bir ayine dönüşüyordu sessizlik…
Çayını bitirir bitirmez ayağa kalktı Virginia:
“Artık gitmeliyim. Çok zamanınızı aldım.”
“Sizi bırakmam,” dedi Tarık Usta. “Bu gece konuğumuz olun.”
“Sağ olun. Pansiyonda odam hazır. Yarın da dönüyorum zaten.”
“Ne çabuk!”
“Kalmam için bir neden yok artık.”Kadir Usta’nın çocuklarına uğramayacak mısınız?”
“Hayır. Külleri daha fazla eşelemek istemiyorum.”
Minik bir suskunluk nöbeti daha…
“Şey… Acaba siz bana biraz zaman ayırabilir misiniz yarın?” dedi Virginia, aklına yeni bir şey gelmiş gibi.
“Biraz da ne demek? Bütün günümü veririm size.”
“Yo! Yalnızca yarım saat… Kadir’in mezarına gitmek istiyorum. Bana eşlik ederseniz eğer…”
“Elbette gelirim.”
“İkimizden başka kimse bilmesin ama…”
“Tamam, bilmez.”
Tarık Usta’dan ayrıldıktan sonra kasabayı bir baştan bir başa dolaştı Virginia. Anılarıyla birlikte yol alarak, ıssız köşelerde Kadir’le konuşarak ve yalnızca kendi sözlerinden güç alarak… İçine kapalı ve kilitli…
Ertesi gün buluştuklarında solgundu ikisinin de yüzü. Virginia mezarlığa adımını atınca bir an ne yapacağını bilemedi. Değişik bir esinti doldu içine, ılık ve yakıcı… Tarık Usta’dan utanmasa mezarın her noktasında gezdirecekti parmaklarını. Gözlerinin önünde hafif bir bulanıklık, bir sis bulutu… Usulca mermerin kenarına oturdu. Tarık Usta hemen anladı orda fazlalık olduğunu. Bir perdenin arkasına gizlenir gibi sessizce çekildi ortalıktan.
Bu karşı konulmaz sessizlikte, sığındığı her sözcüğün sararmış bir yaprağa dönüşüp mezarlığın örtüsünü kalınlaştıracağını biliyordu Virginia. Üzeri çizilmiş ya da karalanmış bir aşkın yeniden meyveyeduramayacağını da… Çürümüş geçmişini ve kırgın geleceğini düşündü; eski bir aşkın kekre tortusuyla…
Epey sonra Tarık Usta’yı aradı gözleriyle. Hemen ortaya çıktı Tarık Usta, arandığını biliyormuş gibi.
“Burada çapaya benzer bir şey bulabilir miyiz?” dedi Virginia.
Tarık Usta şaşkın bir ifadeyle baktı kadının yüzüne. Fakat sesini çıkarmadan mezarlığın uzak köşesine doğru yürümeye başladı. Geldiği yere.. Oralarda bir çapa bulabileceğini umuyordu belli ki. Bu sırada Virginia da Kadir Usta’nın mezarını temizlemeye koyulmuştu. Sağdan soldan savrularak gelmiş çalı parçalarını, ne olduğu belli olmayan kırıntıları, yırtık bezleri bir bir toplayıp attı. Duvarın dibinde bulduğu eski bir kovaya mezarlığın girişindeki çeşmeden su doldurdu. Güzelce yıkadı mezarı. Çimenlerin arasında boy gösteren papatyalardan, ebegümeci çiçeklerinden, lalelerden, eğreltiotlarından kocaman bir demet yapıp bıraktı başucuna usulca.
Tarık Usta küçük bir çapayla döndüğünde belli belirsiz gülümsediğini gördü Virginia’nın.
“Şurayı kazabilir misin!” dedi soluk soluğa kalmış bir halde.
Tarık Usta ürktü biraz. Sonra da utandı. Yaşamı boyunca hiçbir mezara çapa vurmamıştı ama geriye dönülmez bir noktada olduğunun da farkındaydı şimdi. Gittikçe güçlenen darbelerle Virginia’nın temizlediği bölgeyi kazmaya başladı. Kuvvetli kollarıyla birkaç dakika içinde oldukça derin bir çukur açtı mezarın ortasında.
Virginia dört tek-bir çift ayakkabıyı çıkardı çantasından. Küçük olanlarını büyüklerin içinden ağır ağır çekti ve bir daha göremeyeceğinibilmenin hüznüyle uzun uzun öptükten sonra Tarık Usta’nın açtığı çukura bir cerrah özeniyle yerleştirdi.
“Tamam,” dedi. “Şimdi kapatabilirsin. Bunlar da bana kalsın.”
Tarık Usta çukurun kendini de emmesinden korkarak, gergin bir yüzle kapattı çukuru.
Ve sonra her şey birdenbire aktı.
Çam ağaçlarının arasından dökülen ışıkların arasından geçerek çıktılar mezarlıktan. Susuyordu ikisi de. Konuşulacak bir şey kalmamıştı sanki aralarında. Ne havalardan, ne de insanlardan yana…
“Otobüsüm saat dörtte hareket ediyor,” dedi epey bir zaman sonra Virginia. “Pansiyona gidip hazırlanmalıyım.”
“Ben uğurlayayım sizi.”
“Hayır. Ayrılık saatlerini tek başıma yaşamaktan hoşlanırım ben.”
“Peki.”
İlk yol ayrımında durup baktılar birbirlerinin gözlerine. Bir minnet çakışması… Biri uzun bir yolculuğun eşiğindeydi şimdi, öteki ise yıllarca içinde gezineceği anılar ormanının… Geçmişin, şimdinin ve geleceğin oluşturduğu bu ıssız üçgende daha fazla sıkışıp kalmanın yarar getirmeyeceğini biliyordu ikisi de. Kısa ve sessiz bir yürüyüşün ardından bitivermişti bu iki günlük yol arkadaşlığı.
Vedalaştılar.
Virginia zaman yitirmeden pansiyona, oradan da doğruca otogara gitti. Bu kez hiçbir yere bakmak istemiyordu canı. Gitmek, yalnızca gitmekti bundan sonrası.
Ancak tam otobüs kalkmak üzereyken Tarık Usta’nın koşarakkendisine doğru geldiğini gördü ve aşağı indi Virginia.
“Bakın size ne getirdim,” diye bağırıyordu Tarık Usta uzaktan.
Elinde beyaz bir zarf… Güçlükle soluk alıp veriyordu bir yandan da.
“Sizden sonra dayanamayıp Kadir Usta’nın kızına gittim ben de,” dedi. “Anlattım olanları. O da bu armağanı size yetiştirmemi istedi. Bizde siyah-beyaz duracağına Virginia’da renkli kalması daha iyi olur dedi. Buyrun!”
Zarfı açtı Virginia. İçinden çıkan siyah-beyaz fotoğrafı görünce sımsıkı sarıldı Tarık Usta’ya. Sonra bir daha baktı fotoğrafa, bir daha, bir daha…
Kadir Usta’nın kucağında öylesine mutlu görünüyordu ki… Ve Kadir Usta da onu arkasından öylesine güzel sarıp sarmalamıştı ki…
İç içe geçen ayakkabıların fotoğrafıydı elinde tuttuğu sanki.

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <