Ömer Seyfettin için…
Evinde kahvaltı yapmazdı hiç; yıllardan beri… Son zamanlarda karısını uyandırmadan yataktan çıkmanın da ustası olmuştu. Bir tavşan sessizliğiyle giyinir ve usulca çekerdi odanın kapısını. Dolapta akşamdan kalan bir şeyler varsa doldururdu sefer tasına; yoksa ne yapalım, Allah kerim! Merdiven boşluğunda yankılanan minik tıkırtıları arkasında bırakarak inerdi aşağıya. Çoğu zaman dudaklarında aynı kıpırdanma: Yaşlılık kapıya dayandı be oğlum. Koca bir hayat geldi geçti, ellerin bomboş… Çocukları olmamıştı. (NEDENİNİ DÜŞÜNMEK İNSANIN ÖMRÜNÜ AZALTIR.) Çareyi ceplerinde aradı hemen, sigara ve çakmakta…
Kepengi kaldırdı ağır ağır. Gecenin ayazını hâlâ üzerinde taşıyan kapı kolunu kendine doğru çekip çevirdi anahtarı. Dükkânın içinde hiç eksilmeyen kumaş kokusu zehirli bir gaz gibi saldırdı burnuna. Şalteri açar da açmaz elektrik sobası hafif bir zırıltıyla çalışmaya başladı. Ağır ağır kızaran çubukların aynadaki kışkırtıcı görüntüsüne takıldı bir süre. Ve karısı geldi aklına: Uyandı mı acaba? Sanmam. Kalkıp da ne yapacak sabah sabah?Çayı hazırlamalıydı bir an önce. Lavaboyu gizleyen yeşil örtüye uzandı eli. Aralayıp içine girdi o daracık bölmenin. Isıtıcının fişini prize taktı. Demliği dünden temizlemişti zaten; güzelce oturttu çaydanlığın üstüne. Camın kenarında bir sabah keyfi sürmeliydi şimdi. Çok değil, birazcık… Olsa olsa iki bardak çay içimi. Simitçi de gelir şimdi nerdeyse.
Arkasındaki kapının gıcırdadığını duydu, dönüp bakmadı bile. Bu saatte müşteri falan gelmezdi. Ya simitçi, ya da yandakilerden biri. Merhaba Murat Abi! Yanılmamıştı, Erhan’ın sesiydi bu; bitişikteki kırtasiyeci… Ağır ağır döndü: Merhaba! N’aber? Bugün her zamankinden daha da beyazdı sanki Erhan’ın yüzü. Haberi unuttun mu abi? dedi heyecanla. N’oldu ki? Olduğu yerde kaldı öteki. Gittikçe körleşen gözlerle baktı: Abi unuttun mu; bu akşam sıra bizde ya. Küçük bir boşluk… Tanıdık birini anımsama çabası… Yapma yahu! Başını salladı Erhan. Sonra da ağız dolusu bir küfür savurdu dişlerinin arasından, evet anlamında.
Sıkma canını oğlum böyle sabah sabah. Dur bakalım, bir yolunu buluruz belki. Geç şöyle. Erhan, bu sözlere tutunup soldaki sedirin üstüne yavaşça çöktü. Çok üşüyordu bugün. Heyecan üşümesi mi, yoksa sabahın serinliği mi yol açıyordu böyle boynunu içine çekmesine, belli değil. Nasıl buluruz yolunu abi? Herkes kuzu kuzu gidiyor işte. Bu kez dikkatle baktı Erhan’ın yüzüne. Peki, gitmesek ne olur? Erhan burnuyla güldü. Sen de bu sokağa dün geldin sanki abi! Gitmeyene ceza var, ceza… Haberin yok mu?
Murat Usta çakırkeyif bir evliyaydı sanki o sabah; sakin ve telaşsız…O zaman biz de gideriz oğlum, ne yapalım? dedi bulanık bir sesle. Erhan sinirlendiğini belli etmedi. Yanındaki mezuroyu alıp parmaklarının arasından geçirdi, renkli bir yılan gibi oynadı bir süre onunla, sonra da masanın üstüne attı. Yengeyi de götüreceksin ama… İlk kez rahatı kaçtı. O kadarını biliyoruz herhalde. Erhan bu huzursuzluğu fark etti hemen, üstüne gitti yaramaz bir çocuk gibi: Kural böyle biliyorsun; evde kim varsa… Çoluk çocuk…
Hırsla yerinden kalktı. Örtüyü çekip kaynayan suyun birazını boşalttı demliğe. Çayın buruk kokusu yükseldi dükkânın içinde. Çocuğumuz yok ya, ille onu söyletecek velet. Dur bakalım, Allah büyük. Seni de görürüz, diye mırıldandı belli belirsiz. Çaydanlığa biraz daha su koydu. Şekeri dolaptan çıkardı. Süzgeç zaten orda. Her şey tamam. Yerine döndü: Kaçtaydı bu zımbırtı? (SESİ NASIL DA SERT!) Erhan ürktü: Sekizde dedi yavaşça. Bu kez daha üst perdeye çıktı: Hepimiz aynı yerde oturalım, tamam mı? Komşulara da söyle. İçinden çıkılmaz bir sessizlik daha… Erhan kocaman gözleriyle baştan aşağı süzdü Murat Usta’yı, sonra da başını salladı kocaman bir kukla gibi.
Çok geçmeden geldi beklenenler. Önde polis otosu, arkada zabıta kamyoneti; mavi lambalarının ışığını arka arkaya dağıtarak girdiler sokağa. Öteki sokaklardan kazandıkları deneyimi sergilemek için sabırsızlanıyorlardı sanki. Murat Usta fermuarını değiştirmeye uğraştığı pantolonu toparlayıp makinenin altındaki boşluğa tıktı. Cam kenarına doğru yürüdüğü sırada da ilk duyuru yükseldi hoparlörden: “Lütfen dikkat! Halkımızı bilinçlendirmek ve geleceğe hazırlamak amacıylavalilik tarafından bir süredir yürütülen ‘global sinema’ kampanyamız, bu akşam siz değerli vatandaşlarımızın hizmetinde olacaktır. Daha önce hazırlanan takvim gereği, bu akşam yalnızca sizin için gösterilecek olan bu filmi izlemek zorunludur. Doktor tarafından verilen raporlar ve valiliğimizce verilen izin belgeleri dışında hiçbir özür kabul edilmeyecektir. Her esnaf, en geç saat on sekizde iş yerini kapatacak ve ailesinin yetişkin kişileriyle birlikte saat yirmide Kültür Merkezi’nde hazır bulunacaktır. Bütün kolluk kuvvetleri ve muhtarlar tarafından yoklama yapılacağı ve bu kampanyaya katılmayanların mutlaka cezalandırılacağı önemle duyurulur! Lütfen dikkat! Halkımızı…”
Araçların geçişini sessizce izledikten sonra dükkânın içinde şöyle bir göz gezdirdi. Bütün eşyalar biçim değiştirmiş gibi geldi nedense. Bu günleri de görmek varmış, deyip aynaya döndü yüzünü. İyice yaklaştı. Kırlaşan saçları, kırışan yüzü, tombullaşan çenesi başka biri yapmıştı onu son günlerde. Bundan sonrası da bambaşka olacak, dedi kendi kendine. Öyle görünüyor.
Erhan yeniden belirdi kapıda. Çok önemli bir şey yapıyormuş gibi kafasını durmadan sallayarak… Hiç çekemem şimdi bunu, diye düşünmüştü başlangıçta ama sonra sevindi geldiğine. Çalışma iştahını kaybetmişti nasıl olsa; akşama kadar da elinin işe gideceğini sanmıyordu.
Çabuk geldi seninkiler Erhan, dedi gülümseyerek. Dur bakalım, bu daha birincisi, diye yanıtladı öteki. Kim bilir kaç kez daha gelip kafamızı ütüleyecekler. Yandaki sokakta sabahtan akşama kadar bağırmışlardı, unuttun mu? Bu sırada kapının kolu sertçe çevrildi.Camın arkasında üç karaltı… Önce tuhafiyeci Altan girdi içeriye, peşinden de berber Timuçin’le kasap Fethi… Yağmurdan kaçarken derme çatma bir kulübeye sığınan avcılar gibi yakın duruyorlardı birbirlerine. Üçünün de yüzünde beklenene kavuşmakla korkmak arası bir dalgalanma… Murat Abi, n’oluyor böyle yahu? dedi Timuçin girer girmez. Yok oğlum bir şey. Büyütmeyin öyle fazla. Daha çok gençsiniz de o yüzden zor geliyor size. Biz bunun gibi çok film gördük. Korkmayın, bir şey olmaz. Fethi kendine Erhan’ın yanında yer açtı, ötekiler de sandalyelere oturdular karşılıklı.
Bakın, şuraya yazıyorum; siz de tanıksınız, dedi Erhan. Eğer bize de o gıcık film düşerse, ben onu asla seyretmem abicim. Yarısında çıkar giderim. Haberiniz olsun. Kasap Fethi atıldı yeni bir şey öğrenmenin heyecanıyla: Hepsi aynı değil mi yahu bu filmlerin? Erhan bilirkişi tavrına büründü yeniden: Hayır, dört değişik film varmış, tamam mı? Bunlardan ikisi, hatta üçü neyse de; ama bir tanesi resmen propagandaymış. İşte torbadan o çıkarsa bize, katlanamam ben. Murat Usta yeni bir çay demlemek için geçtiği örtünün arkasındaydı gene, ordan bağırdı: Varmış mı öyle senin gibi yarısında çıkıp giden başka babayiğit? Herkes birbirine baktı. Ben duymadım, dedi Altan. Öyle ortada çıkmak varsa, ben de gelirim seninle. Ama buna izin vereceklerini sanmam. Kısa bir sessizlik oldu. Murat Usta çaydanlığı yıkadı güzelce. Erhan kararlı görünüyordu: Ben izin falan anlamam. Delikanlı gibi çıkar giderim, ne yaparlarsa yapsınlar. Altan’ı sıkıntı bastı birden. Dirseğini dikiş makinesinin masasına dayayıp saçlarını karıştırmaya başladı ağır ağır. Senin için hava hoş tabii. Bekâr adamsın.Biz ne yapalım? Çoluk çocuğun önünde azar mı işitelim bu yaştan sonra?
Bardakları yıkamaya başlamıştı perdenin arkasında, suyun sesine karışan konuşmalardan gizli bir haz duyarak… Fethi’nin sesi geldi sonra kulağına: Hadi hanımı götürdük diyelim, çocukları niye götürüyoruz, ben de bunu anlamış değilim anasını satayım. İçi cız etti birden. Başını kaldırıp duvardaki küçük aynaya baktı. Alnına düşen saçlarını sol elinin bileğiyle arkaya itti. Karısı geldi gözlerinin önüne. Tek başına oturup kendisini bekleyen… Yalnız ve mutsuz… (YATAKTA MIYDI ACABA DAHA?) Orta yaşı geçmiş olmasına karşın hâlâ diriliğini koruyan göğüsleri ve kalçaları… Çabuk toparladı kendini. Muhtarla polis yoklama yapıyormuş içeride. Evde kim varsa, onla-altmış yaş arası, orda olacaklarmış, eksiksiz… diyordu Erhan telaşlı bir sesle. On beş gün önce dağıtılan bildirileri ezberlemişti sanki. Bardakları yıkayıp tepsiye kapattı güzelce. Demliğe çay boşalttı kavanozdan. Bir çırak olsaydı iyiydi şimdi, diye geçirdi aklından. Ya da aslan parçası bir oğlan…
Dışarı çıkarken örtüyü öyle bir çekti ki, koparacaktı nerdeyse. Erhan’la göz göze geldi birden. Yalnızca onunla… Gülümsedi.
Oysa değişen bir şey olmayacağını biliyordu herkes. Ne kadar konuşulursa konuşulsun, ötekiler gibi kendilerinin de akşam olunca Kültür Merkezi’nin önünde sıraya gireceklerinden emindi sokağın esnafları. Yaptıkları sözel bir rahatlamaydı olsa olsa. Bir tür boşalma…
Gün batımına yakın tülün arkasında beliren polisleri görünce saatine baktı Murat Usta. Altıyı beş geçiyordu. Hadi bakalım, sen de…dedi polisin biri kapıyı aralayarak. Tamam, çıkıyorum. Bütün hazırlıkları bitirmişti zaten. Ana şalteri kapattı. İçeriye şöyle bir göz atıp asma kilidi aldı eline. Kepengi indirirken Erhan’ın sesi geldi kulağına. Polislerle tartışıyordu belli ki. Hızla o tarafa yöneldi. Tam içeri girecekken iki polisle karşılaştı. Şunu da götür usta, dedi öndeki. Başımıza bela olacak yoksa. Erhan tezgâhın arkasında oturuyordu. Bakmadı bile o tarafa. Yürüdü. Köşedeki kepenk demirini eliyle koymuş gibi buldu. Olanca gücüyle asıldı kepengin halkasına. Yarıya kadar çekti ve beklemeye başladı. Kimsecikler yoktu sokakta. Bomboş… Ağaçlar, çöp bidonları ve banklar birdenbire büyümüş gibi görünüyorlardı bu ıssızlıkta. Hatta başıboş gezinen iki köpek bile.
Koluna girdi Erhan’ın. Yan yana yürümeye başladılar. Köşeyi dönünceye kadar ikisi de konuşmadı. Otobüs durağına yaklaşınca Saat kaçta buluşalım? dedi. Derin bir soluk alıp uzaklara baktı Erhan: Ben gelmeyeceğim Murat Abi. Sertçe kendine doğru çekti: Bana bak! Kafanı kırarım senin. Gelip gelmeyeceğini sormadım. Kaçta buluşacağız dedim. Erhan sendeledi. Yolunu şaşırmış insanların kararsızlığıyla atmaya başladı adımlarını. Biraz daha yürüdüler. Uzayan sessizlik çoğaltıyordu ayakkabılarının gürültüsünü. Erhan daha fazla dayanamadı bu baskıya: Sekize çeyrek kala, iyi mi?” diye fısıldadı yavaşça. İyi, dedi Murat Usta, köşede… Trafik lambalarının dibinde.
Güneş tam bu sırada battı.
Çok kalabalıktı Kültür Merkezi’nin önü. Herkes birbirini arıyordu kuşkulu gözlerle. Yüzler asık, bakışlar tedirgin… Murat Usta da farklı değildi aslında ötekilerden. Karısının kokusu başını döndürmesinekarşın dönüp yüzüne bakmak bile gelmiyordu içinden. Bu yüzden kısa yanıtlarla geçiştiriyordu kadıncağızın sorularını. Siyah bir takım elbise vardı üzerinde; içindeyse mavi bir gömlek… Trafik lambalarının ikide bir değişen ışığı vurdukça, adını bilmediği renklere boyanıyordu giysileri. Yüzü ve saçları da…
Erhan fazla bekletmedi. Yokuşun başında göründü çok geçmeden. Hızlı adımlarla geliyordu. Bu çocuk hâlâ bulamadı mı kafasına göre birini? dedi karısı, başını azıcık daha omzuna yaslayarak. Bulamadı, diye yanıtladı. Dükkân açmayı becerdi ama yuva kurmada biraz beceriksiz kerata. Gülümsedi kadın: Biz bulalım o zaman. (NASIL DA SEVERDİ BÖYLE ŞEYLERİ!) Sinirlendi ama belli etmedi. Erhan’ın iyice yaklaştığını görünce de bir baba gibi yürüdü o tarafa.
Tam bir kargaşa ortamıydı içerisi. Yerini beğenmeyenler, arkadaşını arayanlar, ne olacağını merak edenler ve bütün bunlara bakıp bakıp sinirlenenler siyah bir örtü gibi kaplamışlardı koltukların üzerini. Hem üniformalı, hem de sivil giyimli polisler cirit atıyordu ortalıkta. Kimisi yardımcı olmaya çalışırken, kimisi de uzak bakışlarla izliyordu olup biteni. Çoğunun gözü saatinde.
Altan’ın sesi geldi orta sıralardan: Murat Usta! Buradayız!
Yerine oturunca huzursuzluğu iyice arttı. Çevrede dolanan, içeri girip çıkan, kimi rahatsız; kimi de düğüne gelmiş gibi yapay bir coşkunun içinde çalkalanıp duran insanları gözleyerek zamanın geçmesini bekliyor ve bir an önce bu cendereden kurtulmayı düşlüyordu.
Film başladı. Kulakları sağır eden bir ses ve uyarıcı bir müzikleAncak filmin İngilizce olması herkesin canını sıktı. Hafif bir uğultu duyuldu içeride. Altyazıları izlemek onun için de zahmetli işti doğrusu. Acıdı hem kendine, hem de oradakilere. İki polisin art arda çalan düdükleri çabucak kesti bu uğultuyu. Her şey düşünülmüştü belli ki. Film başlangıçta küçük bir ailenin dünyasını anlatıyor gibi göründüyse de, bir süre sonra gerçek yüzünü sergilemeye başladı. İkide bir kocaman şirketlerin adı geçiyordu alt yazıda; sonra dünyanın geleceği, yaklaşan savaşlar, mutlu yaşama sanatı, güzel görünmenin sırları… Erhan başına gelecekleri az çok tahmin ettiği için hazırlıklıydı buna. Şaşırmadı. Fakat bir süre sonra iş iyice çığrından çıktı. Açık açık çarpıtılıyordu insan ilişkileri… Bizim şirket sizin ülkenizi de yönetir, merak etme sen sevgilim, diyordu adam kadına, sevişmenin en yoğun ânında. Bu kadarına dayanamam ben, diye fısıldadı yanındaki Altan’a. Sakin ol, gibilerden bir işaretle aldı karşılığını. Sustu. Ne var ki oyunculardan biri, işi gücü bırakıp karşısına oturtulan bir başka oyuncuya ders verir gibi konuşmaya başlayınca ortalık biraz hareketlendi. Küçük işletmecilik bitmiştir dostum! Ayrı ayrı bilgilerin önemi kalmamıştır gelişen dünyamızda. Bilgilerin tek merkezde birleştirilmesi gerekmektedir, derken ısıracak gibi gülümsüyordu perdedeki yakışıklı. Bilgi nasıl küreselleşmenin silahıysa, büyük şirketler de zengin-yoksul ayrımının olmayacağı bir dünyanın ortak gücüdür. Sermayenin tabana yayılmasına gelince; kocaman bir palavradan başka…
Erhan bu kez Murat Usta’ya döndü: Abi, ben kaçarım biraz sonra. Murat Usta sus işareti yaptı eliyle ve kafasını çevirdi. Perdedeki adamkonuşuyordu hâlâ. İzleyenler de alt yazıdan anlamaya çalışıyorlardı dediklerini. Murat Usta göz ucuyla baktı Erhan’a. O da bundan cesaret aldı hemen: Maşallah! Ne güzel! Aslanla farenin ortaklığı…Yazın bakalım, yazın!
Altan’ın canı sıkılmaya başladı. Şu Erhan’ı susturmanın bir yolunu bulmalıydı. Çevresine bakındı. Az ötede iki polisin kendilerini izlemekte olduğunu görünce eğildi azıcık. Elini ağzına siper yaptı. Bize bakıyorlar. Kapat şu çeneni biraz. Erhan şöyle bir baktı arkaya doğru. Polisleri görünce oturuşunu değiştirdi ve kendini yeniden filme vermeye çalıştı. Ne var ki çok sürmedi bu suskunluğu. Filmdeki adamın sözlerini okudukça yerinde duramaz oldu. Sağındaki Altan’a da, onun yanındaki Murat Usta’ya da tepkilerini aktaramayınca kendi kendine mırıldanmaya başladı: Paranın asıl sahibini söylemiyorsunuz, değil mi? İşinize gelmiyor tabii. Siz harcayın; biz kazanalım demeyi bir türlü beceremiyorsunuz…
Bu sırada arkada belli belirsiz ayak sesleri duyuldu. Biri yavaşça gelip dürttü Erhan’ı: Kes sesini… Artist orda. Sen konuşacak olan değil, dinleyecek olansın. Çevredekiler korkuyla çevirdiler başlarını. Erhan bu korkuyu görünce iyice çileden çıktı. Ayağa fırladı. Sıranın başında oturduğu için kolay olmuştu kalkması. N’oluyor be? Sana ne! Sesini fazla yükseltmemişti ama salonun sessizliğinde herkes yanı başında söylenmiş gibi duydu bu sözleri. Polisler bile irkildiler. Onlar da beklemiyordu böyle bir tepkiyi… Otur yerine şerefsiz, dedi polis, dişlerini sıkarak. Otur, yoksa ağzını burnunu dağıtırım şimdi. Bir yandan da omuzlarından bastırıp çökertmeye çalışıyordu koltuğunüstüne. Erhan direndi. Direnince de gizli bir yumruk yedi midesine. Öne doğru eğildi ister istemez. Bunu fırsat bilen polis saçlarından tutup itti koltuğa doğru. Erhan aradaki boşluğa düştü. Ortalık karıştı. Birkaç kişi yerinden kalktı. Korkudan mı, yardım amaçlı mı belli değil. Bu sırada iki polis daha geldi. Biri arkadaşını alıp uzaklaştırdı, öteki de yerden doğrulmaya çalışan Erhan’ı yakaladı. Gel lan buraya, dedi fısıltıyla. Erhan bu kez durumun ciddi olduğunu kavradı ve karşılık vermedi. Birlikte kapıya doğru yürümeye başladılar.
Erhan’ın yarı karanlıkta gözden kaybolduğunu görünce Murat Usta yerinden fırladı. Kapıdan çıkarken yakaladı öndekileri. Ayak sesleri yankılandıkça içeridekiler nefeslerini tutarak bekliyorlardı olacakları. Arkadan Murat Usta’nın yaklaştığını gören polis, durdu birden. Sen geç yerine, dedi bağırarak. Ve bunun üzerine bütün lambalar birdenbire yandı. Perdedeki film de kesildi beş-on saniye sonra. Nereye götürüyorsunuz yahu çocuğu? Müthiş bir sessizlik oldu salonda. Polisler bile yanıt veremedi ilk anda. Bırakın beni! diye bağırdı Erhan. Ön tarafa doğru koşanlar oldu. Esnaftan bazıları ve en çok da polisler… Ben bu filmi izlemek istemiyorum. Salonun tavanında yankılandı Erhan’ın sesi. Polisler bir anda vurmaya başladılar. Murat Usta girdi araya, daha sonra da Altan, Fethi, Osman, Timuçin ve Burhan… Ancak bir türlü ulaşamıyorlardı Erhan’a. Kadınların çığlıkları doldurdu içeriyi. Kimin ne dediği belli olmuyordu artık. Tam bir kör dövüşü…
Çekilin, müdürüme yol verin! Gür bir ses duyuldu sahnenin önünde. Polisler hemen çekidüzen verdiler kendilerine. Ortalık sakinleşti. Karşı kapı açıldı. İki polisin arasında kara gözlüklü, mavitakım elbiseli bir adam girdi içeriye. Burnundan akan kanlı suyu elbisesinin koluna silmeye çalışan Erhan’a doğru yürüdü doğruca. Tam karşısında durdu. Baştan aşağı süzdü tiksinti dolu bakışlarla. Ne istiyor bu? dedi buz gibi bir sesle. Gitmek istiyor müdürüm. Beğenmedi filmi, dedi biri. Kara gözlüklü müdür yılan gibi gülümsedi: Peki, başka? Başka var mı bunun gibi? Kimseden ses gelmedi. Murat Usta işin başa düştüğünü anlayınca elini kaldırdı: Ben de varım müdürüm. Polislerin hepsi garip bir ifadeyle baktılar. Müdür bir daha gülümsedi: Başka? Bu kez Altan, Fethi, ve Timuçin çıktılar ortaya. Müdür sayının bu kadar çoğalacağını beklemiyor olmalıydı ki; ilk kez yüzü asıldı. Mikrofonu hazırlayın bana, dedi yanındakilere.
Göz açıp kapayıncaya değin hazırlandı ses düzeni. Müdür ağır adımlarla çıktı sahneye. Bütün salonu uzun uzun taradı gözleriyle. Az önceki kargaşa, yerini derin bir kuyunun sessizliğine bırakmıştı. Üzgünüm, ama ilk kez böyle bir şey oldu, diye başladı konuşmasına. Şu gitmek isteyen kahramanlar dışında, herkes yerine otursun bakayım. Hatta bunların yakınları da… Gizli bir güç dolaştı salonun içinde. Kısa sürede başlangıçtaki fotoğrafa dönüldü yeniden.
Eğer içinizde bunlar gibi gitmek isteyen olursa, bilin ki onlara da izin verilecektir, dedi müdür. Ama bir şartla… Gitmek isteyenler bunun diyetini ödeyerek çıkacaktır bu salondan. Bambaşka bir sessizlik çöktü salona. Herkes bu konuşmanın nereye varacağını merak etmeye başlamıştı. Şartımıza gelince, dedi müdür; herkes mesleğine uygun bir eşyayı bu salona diyet olarak bırakıp öyle gidecektir. Neyi bırakacağına da biz karar vereceğiz, tamam mı? Bunu kabul ederseniz, mesele yok.Yolunuz açık olsun. Ama ben razı değilim derseniz, o zaman da oturup adam gibi izleyeceksiniz filmi. Bizi üzmeden… Takdir edersiniz ki, bizi üzeni biz de üzeriz.”
Salondan çıt çıkmadı. İlk adımı başarıyla attığını anlayan müdür, alaycı bir tavır takındı birden: Ee, artık izin verin de kocaman bir isyanın minicik bir cezası da olsun, değil mi?
Evet, var mı başka gönüllü? Komiserin sesiydi bu. Salon birbirine bakmaya başladı. Arka sıralardan çelimsiz bir adam yürüdü öne doğru. Müdür yarı yolda durdurdu onu. Sen de mi gidicisin yoksa kürdan bey? Adam incecik bir sesle bağırdı: Evet. Polislerden kıkırdayanlar oldu. İyi. Öyleyse senden başlayalım. Durduğu yeri beğenmeyen birinin aceleciliğiyle yanıtladı adam: Başlayalım. Sesinde en ufak bir pürüz yoktu. Şaşırdı herkes. Ne Erhan, ne Murat Usta, ne de diğerleri adamakıllı tanıyorlardı bu adamı. Sokağın öteki ucundan bir elektrikçiydi miydi, neydi? Azıcık bir göz âşinalığı, o kadar.
Sen ne iş yaparsın, dedi müdür. Ayakkabıcıyım ben, dedi adam. İyi. Çıkar o zaman ayakkabılarını. Yalınayak gideceksin evine. Herkesin şaşkın bakışları arasında inanılmaz bir rahatlıkla çıkardı ayakkabılarını adam, orta yere fırlattı ve yürüdü gitti. Her şey öylesine hızlı olmuştu ki, böylesine bir rahatlığı ne polisler, ne de müdür beklediği için onlar da nefeslerini tutmuşlar, adamın gidişini boş bakışlarla izlemişlerdi. Bunun yakını var mı? diye sordu müdür. Kimse ortaya çıkmadı.
Peki, sıra sizde beyler! Söyleyin bakalım, önce hanginiz? Altan bir adım attı öne doğru. Ben tuhafiyeciyim müdürüm, dedi saygılı bir sesle. Kendisinden hiç de beklenmeyecek derecede sakin görünüyordu.Müdür güldü: Ne versin bu? dedi yanındaki komisere. Komiser, müdürünün kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Kıkırdadılar. Bak! Komiserim donunu versin diyor. Nasıl, iyi mi? Altan, bir kez daha şaşırttı oradakileri. Tamam, vereyim. Nerde çıkarayım, siz onu söyleyin. Herkes donup kalmıştı. Altan bunu da fırsat bildi. Kemerini çözmeye yeltendi. Hop, hop! dedi komiser. Kendine gel. İyice sapıttın bakıyorum. Git şu perdenin arkasında gör işini. Altan iki adımda sahneye çıktı. Koşar adımlarla perdenin gerisine geçti. Birkaç dakika sonra da elinde külotla göründü sahnede. Tamam mı? dedi sert bir yüzle. Müdür şaşkın bakışlarla Altan’ı bir süre süzdükten sonra: Bırak şu köşeye, dedi. Altan denilen yere attı donunu. Bunlar da eşantiyon, deyip çoraplarını ve mendilini de bıraktı aynı noktaya. Gideyim mi şimdi? Komiser, müdürden önce bağırdı. Defol! Seni iyi bir ıslatmak vardı ama bu kadar insanı geç bırakmayalım. Altan uzaktaki kapıdan çıkarken karısına ve annesine çıkmalarını işaret etti. İki kadın süklüm püklüm izlediler onu.
Bu kez Timuçin çıktı öne. Ben de berberim, dedi zor duyulur bir sesle. Sen ne vereceksin bay berber? Timuçin dudaklarını kıvırdı: Ben bilmem. Siz seçin. Çevresindekilere bakarak kararı polislerden birinin vermesini istedi müdür. Kısa boylu biri, Bizi bedava tıraş etsin bu yıl, diye fısıldadı. Olmaz, başka bir şey yapsın, dedi diğeri. Üç-beş kişi daha karıştı söze ama bir türlü uzlaşamadılar. Sonunda yine müdür buldu orta yolu: Bayanlar, yanında makası olan var mı? Kıpırdananlar oldu içerde. Çantalar açıldı kapandı. Bir makas sesi duyuldu arka sıralardan. Müdür yaklaştı Timuçin’e: Eğil bakalım biraz. Timuçinkafasını uzattı öne doğru. Kılı bile kıpırdamadı. Müdür, birkaç yerinden makasladı o güzelim saçları. Sonra da saatine baktı. İşin daha fazla uzamasını istemiyordu. Yarın bana geleceksin. Saçının ve bıyığının hepsini kesmiş olarak. Duydun mu? dedi dövecek gibi. Duydum, diye yanıtladı Timuçin. Hadi, bas git o zaman! Kızı ve karısı sahnenin önündeydi zaten. Timuçin atladı aralarına. Apar topar çıktılar.
Müdürüm, bunun kanı durmadı. Önce bunu mu göndersek acaba? Erhan’ı tutmakta olan polislerden biri sesleniyordu merdivenlerin başından. Komiser yanaştı Erhan’a. Sen kırtasiyeciydin değil mi? Erhan’ın kılı bile kıpırdamadı. Duymamıştı sanki soruyu. Murat Usta anladı onun kendince bir tepki vermekte olduğunu: Evet, diye yanıtladı Erhan’ın yerine. Komiser bu yardımdan hoşnut kaldı: Usta, istersen bunun diyetine de sen karar ver, dedi oldukça yumuşak bir sesle. Murat Usta arkadaşlarına baktı teker teker. Hiç düşünmediği bir konuydu bu. Ter bastı her yanını. Ben bilmem, kendisi söylesin, dedi. Müdürün yüzü asıldı birden. Bir kez daha saatine baktı. Sıkıntılı bir sesle döndü arkasındaki polise: Bak bakalım, kalem var mı şunun cebinde? Polis, Erhan’ın bütün ceplerini sert hareketlerle yokladı. Işıltılı bir kalem bulunca da sevinçle gösterdi yanındakilere. Tamam, o yeter, dedi müdür, yediği dayağı da sayarsak ödeşmiş oluruz.
Sonra Murat Usta’ya döndü. Hadi bakalım, sen de ver vereceğini; hem kendini götür, hem de bu zibidiyi… Murat Usta, Fethi’ye baktı göz ucuyla. Onayını aldıktan sonra bir adım öne çıktı: Ben terziyim, dedi usulca. Komiser hoşlandı bu meslekten: O zaman senden de pantolonu rica edelim beyefendi. Hadi bunlar toy; ama sen bu yaşta isyan etmeyibildiğine göre ceremesi biraz ağır olmalı, değil mi? Murat Usta karısına doğru baktı, fakat ışıklar gözünü aldığı için seçemedi bir türlü. Aklına Altan geldi birden. Onun gibi davranmalıydı o da. Yalvarmadan, ağlamadan… Her şeyi, herkesi unuttu; geçmişi ve geleceği… Artık bir tek içinde bulunduğu ânı yaşamak istiyordu ve bu ortamdan çabucak kaçıp kurtulmayı… Hemen çözdü kemerini. Ayakkabılarını çıkarmadan pantolonu ayağından sıyırıp duvarın dibine bıraktı. Komik bir görüntüsü vardı şimdi. Hiç de önemsemedi. Biz dışarıda bekliyoruz seni, dedi çıkarken Fethi’ye ve Erhan’ın koluna girip sürüklercesine indirdi onu sahnenin merdivenlerinden.
Fethi tek başına kalmıştı polislerin arasında. O da ancak o zaman akıl edebildi karısına ve oğluna bakmayı. Korkuyla gezdirdi gözlerini izleyenlerin arasında. Eee, assolist efendi! Söyle bakalım, nedir senin hünerin? Fethi duruşunu dikleştirdi: Kasabım ben. Alaylı bir vurguyla sordu müdür: Senin hediyen ne olsun acaba, mahallemizin kasabı? Deminden beri gözünün önünde olan bitenler zaten iyice sinirlerini germişti Fethi’nin. Müdürün sorduğu soru içini yaktı geçti. Bütün bedeni titremeye başladı bir anda. Benim hediyem olmaz, dedi. Ben hediye falan vermem. Aslanlar gibi de karımı, çocuğumu alır giderim.
Sahnede soğuk bir rüzgâr esti birden. Kimsenin beklemediği bir yanıttı bu. Oysa o âna değin işler yolunda gitmişti. Şu ufaklık mı kaçıracaktı şimdi işin tadını? Müdür böyle bir olasılığı düşünmek bile istemiyordu. Yapmacık bir kahkaha attı, ama kendi de beğenmedi kahkahasını: Vay iki gözüm! Maşallah! Eğer diyetini vermezsen, yakınlarını alarak bu kapıdan çıkacağını mı sanıyorsun? Birden salona: Kim acaba bu cengâverin yakını? Köşeden bir el kalktı. Karısı mısın? diye sordu müdür. Evet. Fethi, karısının korku dolu sesini duyunca ağlayacak gibi baktı müdüre. Farkında olmadan başını iki yana sallamaya başladı. Müdür bir adım daha yaklaştı: Uzatma! Karını da daha fazla rezil etme bunca insanın içinde. Yoksa kasap sen misin, ben miyim gösteririm sana! Kulağını ya da bilmem neyini kesmeden, bırak şuraya bir şey, defol git!
Fethi çıldıracak gibi oldu. Eli ayağı titriyordu. Bana bak müdür, diye bağırdı; güzel konuş! Adamı günaha sokma. Salona uğursuz bir sessizlik egemen oldu birden. Kötü şeyler damlatmaya hazırlanan bir yağmur bulutu sanki. Komiser sahnenin uzak köşesinden Fethi’nin üzerine atılmak için hareketlenmişti ki müdür tuttu kolundan. Dur, dedi; dur bakalım, yumurtlasın biraz daha. Yeniden Fethi’ye döndü: Ee, sonra? Başka ne var ne yok? Şimdi sen bize bir şarkı bile söylersin. Hazır sazı ele almışken…” Fethi dişlerini kıracak gibi sıkıp haykırdı: Bak, dalga geçmeyin benimle. Kötü olur. Bırakın bizi gidelim. Kasabım ben! Ne vereceğim size? Kanımı mı, canımı mı? Kafasını bozmayın lan insanın! Son sözü öylesine bağırarak söylemişti ki, salondakilerin çoğu bakışlarını yere indirdi, olacakları görmemek için. Bu sırada biri hızlı adımlarla sahneye doğru yürümeye başladı. Fethi karısının geldiğini görünce bağırdı: Gelme! Bekle orda beni. Kadın zınk diye durdu. Yaşam da durdu bir an. Yine de kendini ilk toparlayan müdür oldu. (SORUMLULUĞUN SOĞUKKANLILIĞI…) Fethi’ye iyice yaklaştı. Gözlerinin içi alev… Geri geri gitti Fethi: Sen de dur orda müdür. Yaklaşma! Müdür, bir ara duraksar gibi olduysa da sürdürdü ilerlemeyi.Aralarında üç-dört adım kalınca Fethi arka cebine attı elini birden. Kaşla göz arasında kocaman bir çakı çıkarıp açtı keskin yüzünü. Fethi! diye bağırdı karısı. Ama hemen karşılığını aldı: Karışma sen! Çocuğu al, kapıya yürü. Kadın kıpırdamadı yerinden. Belki korkudan, belki de işleri daha fazla karıştırmamak için. Bu sırada komiserin gür sesi yankılandı içeride. At onu elinden! Manyak! Birkaç polis temkinli adımlarla yaklaştılar Fethi’ye. Sahnenin kenarına kadar çekildi Fethi. Polislerin üzerine geldiğini görünce de titremeye başladı. Tutamıyordu kendini. Herkesin kendini seyrediyor oluşu geri dönülmez bir yola sokmuştu onu. Bağırdı: Gelmeyin! Gelmeyin diyorum lan! Ama tam tersi oldu. Bu kez bütün polisler yaklaşmaya başladılar. Yalnızca müdür duruyordu olduğu yerde. Komiser, Fethi’nin korkudan ve sinirden bembeyaz kesilmiş yüzünü görünce keyiflendi: Ver şunu, yoksa gebertirim seni! Çevresindeki kalabalık gittikçe çoğalıyordu. Yolun sonuna geldiğini düşündü Fethi ve elindeki çakıyı kendisine bir adım daha yaklaşan komisere olanca gücüyle fırlattı. Bunu mu istiyorsun? Al o zaman! İzleyenler ne olup bittiğini anlamadı bile. Az önce Fethi’nin elinde parlarken gördükleri çakı, komiserin göğsünde dikiliyordu şimdi. Kimileri bu kadarını bile fark etmedi. Komiser yere yığılıp da polisler başına üşüşünce anladılar kötü bir şey olduğunu. Yükselen çığlıkların ve uğultunun arasında sahneden atladı Fethi. Yangın kapısına doğru koşmaya başladı. Kaçıyor! Yakalayın şunu!” Arkasından gidenler oldu. Ayak sesleri doldurdu koskoca binayı…
Bir kadın duruyordu köşede, çocuğuna sımsıkı sarılmış…

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <