Kitap

Çocukluğumdan beri kömürlüğün aynı köşesinde duran, ağzı bile hiç açılmayan çuvalın birden aklıma gelmesi, geçmişle hesaplaşma isteğim değildi. Sığ, sıradan bir istekti. Çuvalın içindekiler, herkesin evinin baş köşesine koymak için can attığı şeylerdi. Şimdi onlar modaydı. Bu husus çok da önemli değil. Önemli olan, modern hayatın keşmekeşi içerisinde unuttuğumuzu sandığımız acıların, sevinçlerin, umutsuzlukların, yenilgilerin, zaferlerin, daha nice duyguların hiç de hazırlıklı olmadığımız zamanlarda, birden kendilerini hatırlatmaları ve içimizi geçmişin sularıyla yıkamaları, arındırmaları…

Söylediğim gibi sıradan bir istekle onu oradan çıkarmak için gittiğimde, cezalandırılmak için karanlık odaya kapatılan çocuk gibi korkuyor, siyahlaşan, yer yer yamalı teniyle utanıyordu. Karanlık, küf kokan bu yerden kurtarılmaktan umudunu kesmişti. Bir elin şefkatli dokunuşuna bile hasret kalmıştı. Ona dokunduğumda sanki irkildi. İçindeki tanıklar telaşlandı. Yaşananları unutmak, geçmişi izsiz bırakmak için bu çuvala tıkılmışlardı. Şimdi, yeniden hatırlamanın ve hatırlatmanın sırası mıydı? Aslında, yaşanan acılar bir yılan gibi çöreklenirdi insanın yüreğine… Keskinliğini kaybetse de, zaman onları küflendirse de tenle kaynayan kör bir bıçak gibiydi… Onları, yok saymak mümkün olmuyordu. Biraz kaçar, ellerinden kurtulduğunu sanırdın. Hepsi o kadar. Bir bakıyordun ki, pat diye önüne çıkıyordu. Hem de en zayıf, en savunmasız zamanlarda. Geçmişin yakamızı bırakması, keşkelerle, pişmanlıklarla kuşatmaması için onunla korkmadan yüzleşmeli, alacağını vereceğini kapatmalıydı, insan…

Biz böyle yapmamıştık. Yüzleşmek yerine yok saydık. Geçmişe ait bir şey görmek, duymak, dokunmak, koklamak istemedik. Onu hatırlatacak ne varsa yok ettik, sakladık, gizledik. Ardında kalan birkaç şeyi de çuvala tıkıp, kömürlüğe kapattık. Şimdi, dilsiz tanıkları evimin baş köşesinde ağırlamak istiyordum. Hatıraları, sırları benim çocuk yüreğimi acıtmamıştı. Kenarları tırtıklı bakır sahanlar, kalayı dökülmüş tencereler, bedeni kızıllaşan mangal, ibrik… Bu eski dostların yorgun bedenlerini boncuklarla süslemek, renkli taftalarla sarmak, zamana uydurmak istiyordum.

Annemi hiç hesaba katmamıştım. O, eski dostlar, yüzleri toz pas içerisinde birer birer çuvaldan çıktıkça, dudakları titremeye başladı, kartondan bir vücut gibi olduğu yere yığılıverdi. Mavi gözlerini sağanak bastı, gözleri sanki boğuluyor, çırpınıyor, tutunacak bir dal parçası arıyor, sonra azgın sularda kaybolup gidiyordu. Eşyalar tanık olduğu anıları yüzüne vuruyor, gözünün içine sokuyor, alay ediyordu. Unuttum sanma, nice sırlarını saklıyorum, nice zayıflıklarını, nice korkularını, tenimde gözyaşlarının izi duruyor, ağlamaların hala kulaklarımda, boşuna kendini gizlemeye çalışma, maskelerinle dolaşma, seni tanıyorum, en saf, en katıksız, çırılçıplak kalmış halini, gerçek yüzünü, diyordu. Düşünememiştim. Benim için görsel zenginliğe sahip birkaç bakır eşya, annemin yaşadığı acı, gözyaşı ile dolu günlerin en canlı tanığıydı. Kaybettiği yıllar, yaşamadığı sevgiler, hayal kırıklıkları, yalnızlık, çaresizlik, acımasızlıktı.

Eski dostları da annemi görünce hüzünlenmiş, otuz yıl sonra gördükleri beden karşısında gözleri dolmuştu. Kar gibi bembeyaz saçları, hüzünlü mavi gözleri, sıskalaşan, hafif kamburlaşan vücuduyla, annesini taklit eden bir çocuğa benzeyen bu küçücük kadın, o zamanlar külkedisi gibi o denli güzel ve o denli kadersizdi…

Annem, henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmiş. Anneannem, at arabalarına resim yaparak, ekmek parasını kazanan dedemin ani ölümü ile dört çocuğu ile bir başına kalmış. İkinci Dünya Savaşı’nın zorba elleri de boğazlarına çökünce, yarı aç yarı tok hayatta kalmaya çalışmışlar.

Yıllar, yoksulluk, kıtlık içerisinde geçmiş ve annem gelinlik çağına gelince, babamın gölgesini dahi görmeden parmağına yengesinin alyansı emanet takılmış. On yedisinde, gelin edilmiş ve kaynana, kaynata, kaynı ve karısının olduğu kalabalık bir aileyle yaşamaya başlamış.

Aslında annem ne denli kadersiz ise, babam için de yaşam hiç de kolay değildi. Rahmetli babam, “Anam beni tarlada çalışırken doğurmuş, ancak ölünce rahat edeceğim” derdi. Çünkü, dört kardeşten yalnız babam mürekkep yalayabilmiş. Ortaokulu bitirmiş, memur olup, eline ekmeğini alınca, kente göç edip, çocukluğumuzda oturduğumuz taş evi yapmışlar, tüm aile de bu defa onun damının altına sığınmış.

Kocaman bahçeli, yeşil boyalı, iki katlı taş evde, annem, babam, üçü kız, ikisi erkek beş kardeş, babaannem, dedem, amcam ve karısı, on bir kişi yaşıyorduk. Daha doğrusu barınıyorduk. Taşlar dayanmazdı yaşananlara… Annem dayanmıştı.

O günlere ait hatırladığım bölük pörçük resimlerin hepsinde bir yüz mutlaka vardır. Limon suyu ile geriye doğru şekil verilmiş koyu kumral saçı, geniş alnı, çıkık elmacık kemikleri, ince ağzı, çukur yeşil gözleriyle sarımsı solgun bir yüz. Resimlerde bile öfkeyle, kızgınlıkla bakan gözler. Çizgili pijamasının içindeki gövdesi ile kafası sanki aynı kişiye ait değil. Fotomontaj. Gözleri ne derece meydan okuyorsa, bedeni bu meydan okumayla sanki alay ediyor. Bedeni alay ettikçe, gözleri daha çok kinleniyor, deliriyor, adeta kuduruyordu. Öfkesi, haftada bir evine uğrayan komşunun kırmızı kamyonu penceresinin dibine park ettiğinde daha da acılaşırdı. Kamyonu gören pencerelerin perdelerini kapattırır, odada kim varsa çıkarırdı. İşte o zaman öfkeli yüzü yerle bir olur, derin bir acı yerleşirdi. Ama buna bir anlam veremezdim. Ne zaman anneme sorsam, azarla ağzım kapatılırdı. Kırmızı kamyondan bahsetmek yasaklanmıştı.

Evimizin alt katında, köşe başındaki oda ona aitti. Havalar ısınmaya başlayınca, geniş pencereleri hiç kapanmazdı. Bu pencereler, komşuların mutlaka iki laf ettiği duraktı. Belki de insanların haline şükrettikleri tapınak…Günah çıkarma yeri…Amcam sidik, dışkı, irin kokularının tutunamadığı yatağında, bir padişah gibiydi. Biz ise onun hizmetkârları… Kuklaları…İplerimizi istediği gibi oynatıyor, çekiyor, boğazımıza doluyor, kızdığı zaman sıkıyor, nefessiz bırakıyordu. Biçtiği rolleri kusursuz oynamak zorundaydık. En zor rol de annemindi.

Amcama ait hatırladığım bölük pörçük resimler, ölmeden önceki on yılına ait. Annemin daha önceki gözyaşlarını hatırlamıyorum. Beni karnında taşırken, en büyüğü sekiz yaşında üç çocuk, kaynana, kaynatanın yaşadığı bu büyük evin tüm sorumluluğunu yüklendiğini, yatalak amcamın bakımını üstlendiğini ve herkesin bitip tükenmez kaprislerine boyun eğmek zorunda olduğunu biliyorum. Sadece elleri ve beyni işleyen genç bir adamın, her çağırdığında yüreğinin ağzına geldiğini, vücudunun güçsüzleştiğini biliyorum. O, gelin geldiği bu ailenin sanki kölesiydi. Kimseyi hoşnut edemiyor, en küçük bir övgü ile ödüllendirilmiyor, bir hatasında yerden yere vuruluyordu. Kaynanasının Bulgaristan şivesiyle, “Aslan gibi oğluma kız mı yok. Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin” sözlerini belki de her gün işitiyordu. Babaannem, sahipsiz gelinine yapmadığını bırakmıyordu. O da biliyordu, gelininin beş çocuğuyla kimsenin yanına sığamayacağını, kimsenin kanatlarının altına giremeyeceğini. Kim evini açar, kıt aşını paylaşırdı. Ağabeylerinin yanında bir sığıntı gibi yaşayan annesi de koyup gitmişti. Üç ağabeyi de yuvalarında anca kendi yağlarıyla kavruluyordu. Yükleri öylesine ağırdı ki, en küçük bir yüke kimsenin tahammülü yoktu. Olmasa ne olurdu. Karıları evlerini, aşlarını paylaşmaya hayatta razı olmazdı.

Çuvalı açtığımda kenarları tırtıklı bakır sahanı ilk gördüğümde, burnuma haşlama köfte kokusu geldi. Bu kokuyu unutmuşum. Bakır sahanı, gaz ocağının üzerinde gördüğümüz zaman, payımıza birkaç köfte düşmesini beklerdik. Onlar amcamın başlıca diyet yemeğiydi. Uzun tahta sopasıyla kapıya vurduğunda, yemek tepsisinin dönüş zamanının geldiğini anlar, heyecanımız artardı. Bu bekleyiş süresi içinde annemin tüm ikramlarına dudak bükerdik. Ama sahan yıkanmış gibi pırıl pırıl döndüğünde, büyük bir hayal kırıklığı yaşar, bize de patates, kuru fasulye, nohut yemeği düşerdi.

Amcamı, ayak ucunda oturarak izlemek korku ile karışık ayrı bir heyecan verirdi. Çok güzel kayıklar, gemiler yapardı. Kapıya uzun sopasıyla bir kere ‘tak tak’ diye vurduğunda, annemin hemen gelmesini isteyen, biraz gecikince tüm öfkesini kusan amcam, gemiler yaparken derviş sabrı ile saatlerce uğraşırdı. Deniz nasıl bir şey diye sorduğumuzda, içine çivit atılmış kocaman leğen düşünün derdi. Biz de bakır leğene su doldurur, içine çivit atar, kâğıttan yaptığı kayıkları gezdirirdik. Leğendeki su sanki okyanusa dönüşür, deniz hiç görmemiş, yaşadığı mahallenin dışına bile çıkmamış sıska bedenlerimizle mavi yolculuklara çıkardık…

Amcamın odasında oturmak için can atmamızın bir diğer nedeni ise sincaptı. Babam can yoldaşı olsun diye getirmişti. Bu küçücük hayvanla dostluğunu ve öfkeli halini gören birisi aynı kişi olduğu konusunda şüpheye düşerdi. Amcam, bu küçücük can yoldaşının tüm yaramazlıklarını gülümsemeyle izler, avucundan fındık yedirir, boynu ile yanaklarının arasına sıkıştırıp öpücüklere boğardı. Gözlerinde sevgi pırıltılarını bir tek o zaman görürdük. Bizi ise hiç öpücüklere boğmadı. Sağ olun bile demedi.

Yarım bedenle yaşamasına, yatağa bağlı olmasına rağmen, amcamın her şeyi bildiğine, gördüğüne inanırdık. Sihirliydi sanki. Doğaüstü güce sahipti. Sadece ilkokulu bitirse de ablamın cebir problemlerini çözerdi. Belki de biz derin uykudayken geziyor, sabah olduğunda da yatağına sığınıp bizi kandırıyordu. Yazlık sinemada izlediğimiz filmlerdeki gibi birden yürümeye, koşmaya başlayacağı duygusunu hep hissederdik. Kim bilir kendisi bile buna inanıyordu. Son gününe kadar sadece bedeni değil, ruhu da yatağa bağlı olmayı hiç içine sindiremedi.

Hayatımızdaki bu girdap hepimizi içine almıştı. Döndürüyor, döndürüyor, dibe çekiyordu. Hepimizi güçsüz bırakıyordu. Anam da babam da çaresizdi. Ailenin tek mekteplisi, tek memuru, tek ekmek parası kazananıydı. Tek okumuş bir evlat olarak kimseye arkasını dönüp gidemiyordu. Bu evde tam on bir kişinin geçimi onun omuzlarındaydı. Babam uzun yolculuklardan üç-dört günde bir gece karanlığında eve gelir, iki-üç saat durup tekrar yollara düşerdi. Anam gece karanlığında da yorgun ruhu ve bedeni ile babamın sefer taslarına yemeğini, kille yıkadığı ve kömürle ısıtılan ütüyle ütülediği beyaz gömleğini hazırlar, babam karısının yaşadığı zorlukları bilmeden yeniden gecenin karanlığında kaybolurdu. Buharlının çığlığını duyunca babamın kenti terk ettiğini anlayan annem, dilinde ‘ geceler yarim oldu, anam anam garibem…yaralarım sızlıyor…anam anam garibem’ türküsü, yanında sıra sıra yatan beş çocuğuyla soğuk odalarda yapayalnız kalıyordu. İçinde yankılanan ‘tak tak’ seslerinin korkusuyla…

Bu iki katlı, taş binada günler, sanki yüzyıl kadar uzun geçiyordu. Anam tam 11 kişinin karnını doyuruyor, bulaşıklarını yıkıyor, yığın yığın çamaşırları, bahçede tulumbanın havuzunda ufacık elleri ile çitiliyor ve ayaklarıyla çiğniyordu. Çamaşır yıkama faslını çok severdim. Gerçi çamaşırlar kille yıkandığı için köpük olmazdı. Ama havuzda çamaşırları minik ayaklarımla çiğnemek çok zevkliydi. Ancak anam amcamın çamaşırlarını yıkarken havuza girmeme izin vermezdi. Çünkü yıkadığı çamaşırların teni kanlı ve iltihaplığıydı. Amcamın yatmaktan sırtı yara olmuş ve kanlı iltihap akıyordu. Anam ise kanlı gözyaşları döküyordu. Amcamın eziyeti yetmezmiş gibi, kaynanası da bütün gün oturduğu sedirden emirler yağdırıyor, yaptığı işleri beğenmiyor, öyle ki annemin yıkadığı kuruttuğu çamaşırları tekrar yıkatıyordu.

İki katlı evimizdeki yaşam diğer komşularımızdan farklıydı. Acılarımız da sevinçlerimiz de sıradan değildi. Komşular bazı şeyleri ilk defa bizde görüyordu. O zamanlar konfeksiyon gelişmediği için çoğu kişi giysisini evinde yapardı. Babam bir gün eve kocaman bir kutuyla geldiğinde içindekini hiçbirimiz tahmin edemedi. Bu bir örgü makinasıydı. Amcamın mutlu olması için çırpınan babam da onun oyalanması için örgü makinası almıştı. Böylece amcamın canı sıkılmayacak, para kazanabilecek, hiç değilse öfkesi bir nebze de olsa dinecekti. Gerçekten bu makine amcamın yaşamında büyük bir değişiklik yaptı. Odası renkli renkli yünlerle sanki çiçek açmıştı. Kırmızı, sarı, yeşil, mor…Müşterilerle dolup taşıyordu. Kısa sürede çevrede ‘örgücü Ahmet’ olarak ün yaptı. İyi para kazanıyor, yanında yardımcı bile çalıştırıyordu. Bize de kazaklar, pantolonlar, pançolar örüyordu. Bunlardan en sevdiğim ilk ördüğü kazakla pantolondu. Kazak, ateş kırmızısı, her tarafı saç örgülüydü. Tayt şeklindeki pantolonun da yan taraflarında saç örgüleri vardı. Amcam bunları giydiğimizde, “Kırmızı popolu maymunlar” diye şaka yapardı. Bunlar bizim için inanılmaz şeylerdi. O zamana kadar annemin diktiği pazen kumaştan pantolonu değil, orlondan pantolon giyiyorduk. Gerçi yoksul değildik. Ama yeni bir pantolon 5 çocuktan hangisine alınırdı?

Annem ağlasa da amcamın odasında oturmak bizim için büyük bir keyifti. Ayak ucuna oturur saatlerce örgü örmesini seyrederdik. Örgü makinasının sesine radyodan yükselen müzik, açık pencerelerden içeriye dolan insan sesleri karışırdı. Yalnızlığını unutmak istercesine gürültü yapardı. Açık pencerelerinden gelen geçene laf atar… Bizlerin dedikodusunu yapardı. En büyük zevki de evimizin karşısındaki çeşmeye su almaya gelen kızlara laf yetiştirmekti. Ancak onun bir kadından görmeyi özlediği şefkat, ilgi, sevgi arayışı hep hüsranla bitti. Örgü öğrenmek için yanına gelen kızlardan birine sırılsıklam âşık olmuştu. O kız odasındayken bizim içeri girmemizi istemezdi. Bir gün o kız gelmemeye başladı. Amcam da ağabeyim aracılığıyla kıza mektup gönderdi. Mektup kızın babasının eline geçince de kıyametler koptu. Evimizi basıp amcama gözdağı verdiler. Neyine güvenip de kızlarına aşk mektubu yazıyordu…

Bu sözler amcam için çok acıtıcıydı. O bir doksan boyu, yeşil gözleri ile çok canlar yakmıştı. Kızlar çevresinde pervane olmuş, amcam da onları ışığı ile adeta yok etmişti. Onlardan biri de Melahat ablaydı. Melahat abla üç çocuklu bir kadındı. Mahallemize sonradan taşınmıştı. Ama onun hikâyesini annemden dinlemiştim. Melahat abla genç kızken, amcama çok âşıkmış. O zamanki koşullarda amcamla evlenmeden birlikte olmuş, ama amcam onunla evlenmemiş. Melahat abla da kendinden çok yaşlı, çocuklu bir adama kuma gitmek zorunda kalmış İstanbul’a gelin gitmiş… Yıllar yılları kovalamış. Yaşlı kocası ölünce o da bizim mahalleye taşınmış. Melahat abla bize hiç gelmezdi. Ama her gün amcamın penceresinin önünden mutlaka geçerdi. Kim bilir amcamı öyle gördükçe içindeki öfke azalıyordu. İçinden kimbilir şöyle fısıldıyordu, Hey gidi Tarzan Ahmet, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste…

Amcamın yaşamında örgü makinasından hemen sonra başka bir yenilik daha oldu. Babam yurt dışından tekerlekli sandalye getirtti. Yıllardan sonra amcam ilk defa evin içinde, sokakta dolaşmaya, at arabalarının arkasına tutunarak çok uzaklara gitmeye başladı. Amcamın solgun yüzü, güneşe hasret kalan bir çiçek gibi gün ışığında renkleniyordu. Hapisten çıkan mahkûm gibi ilk defa kentin içine karışıyordu. Ama… Karıştıkça kuduran, kabaran öfkesine bir de bozulan ruh sağlığı eklendi. Tabii gittiği yegâne yerlerden biri büyücülerdi. Böylece daha çeşitli büyüler uygulamaya başladı. Bu büyülerden hafızamda ölü yarasadan kurt postuna kadar birçok resim kareleri var.

Kah annemi herkesin domuz gibi görmesini istediği için eşiğine domuz yağı sürdürür, kâh kapı kenarlarına muskalar çakar, yorganının altına sakladığı nala sürekli dualar okur, kâh köyden getirttiği kurt postunu tavanına çaktırırdı. Odasına girdiğimde, bedeni tavana çivili, ağzı ısıracakmış gibi açık, başı sarkan kurdun üstüme saldıracağını sanır, korkardım. Rüyalarıma da girer, soluğu annemin yanında alırdım. O nedenle mi bilmem, kırmızı başlıklı kız masalı hala içimi ürpertir. Annem yaptıklarını sükûnetle karşılasa da çocuk gözlerim onun ağlamaktan kızaran gözlerini, bunca yük karşısında bedeninin çöküşünü, isyanını görürdü. Yine de çocuk aklım olanları anlamazdı. Sincabı büyük bir sevgiyle seven amcam, neden bu kadar öfkeli biriydi. Kırmızı kamyon neden onu çok sinirlendiriyordu?

İki katlı evimizdeki yaşam sürüp giderken, azalıyorduk. Önce babaannemi ondan bir iki yıl sonra da dedemi kaybettik. Amcam ise sağlığı gittikçe bozulan bedeni ve ruhu ile hala iplerimizi çekiştirip duruyordu. O ipleri koparmaya ne babamın ne annemin gücü yetiyordu. Onlar ağabey ve yenge olarak çaresiz kardeşlerini yalnız bırakamazdı. Kendi hayatlarını kurban etme pahasına…

Onu öldürmek istediğimizi düşünüyordu. Ağzı dar, bedeni geniş sürahide günlerce suyu bekletiyor, yosunlandırıyor…Yosunlaşan, yemyeşil olan sürahiyi herkese göstererek onu zehirlediğimizi söylüyordu. Odasıyla bizim kaldığımız bölümü tuğla ile ördürdü. Çok para kazanıyordu. Fabrikaya bile ortak olduğunu duyduk. Bu nedenle çevresinde yağcılar birikti. Ve bir gün amcam ambulansla hastaneye kaldırıldı. Böbrekleri çalışmıyordu. Çok geçmeden bir battaniye içinde küçülmüş adeta çocuk bedenine, iskelete dönüşmüş cesedi getirildi. Odasına yer yatağına yatırıldı. Cesedinden canlısından korktuğum kadar korkmamıştım. Yüzü çok sakin, huzurluydu. Sanki bitti işte diyordu. Rahat ol, ruhuna ihanet eden bedenin artık yok!

Bedeni dünyayı terk etmeye hazırlanırken, son gecesini odasında geçirdi. Üzerine beyaz bir çarşaf örtülerek bıçak konuldu. Annem ve komşular sabaha kadar başında Kuran-ı Kerim okudu. Sabahı kazanların altı yakıldı. Çarşaflardan perde yapıldı ve perdenin arkasında Tarzan Ahmet’den kalan ceset yeşil sabunlarla yıkandı. Ve son yolculuğuna uğurlandı. Geride hiç kimse onun için ağlamadı. Komşunun erkekleri bedenini toprağa teslim ederken, kadınları helvalar döktü. “Allah kurtardı” denildi, haklar helal edilerek…

Ölüm sonrası her şey ne kadar çabuk olup bitiyordu. Sidik, irin emen yatağı, yorganı, çarşafları çöpe atıldı. Örgü makinası tavan arasına kaldırıldı. Tekerlekli sandalyesi çocuk felci geçirmiş bir yoksula verildi. Haşlama köfte yapılan bakır sahanla, kızıl tenli mangal, ibrik ve leğeni ise bir çuvala konulup, kömürlüğe sürgüne gönderildi. Odası çırılçıplak kalmıştı.Tıpkı amcamın bedeni gibi. Hayat çıplaklık kadar yalın bir şeydi. Onu karmaşıklaştıran, üzerine yükler bindiren bizlerdik. Aşık Veysel’in dediği gibi iki kapılı bir handa gidiyoruz gündüz gece. Başka kapılar, kaçacak pencereler olmadan…

Amcam ölmüştü ama onun öldüğüne inanamıyordum. Kapıyı açtığımızda onu bulacak, yemek yediği bakır sahanları eskiden olduğu gibi camlara fırlatacak, hepimizi kıskıvrak yapacağı tehdidinde bulunacaktı. Evet amcam bizi izliyordu. Geceleri tuvalete kalktığımda bahçede olan tuvalete tek başıma gidemiyor, annemi uyandırıyordum. Onun kapısının önünden geçerken sanki kapıya ‘ tak, tak’ diye vuruyor, örgü makinasında örgü örüyordu.

Tıpkı şimdi olduğu gibi…Büyük bir sevinçle kömürlükten çıkardığım bakır eşyalarda sanki amcamın ellerine dokunuyor, öfkeli çukur yeşil gözlerini görüyor, bedeninin ihanet ettiği ruhunu hissediyordum. Bakır sahan, ibrik, kızıl tenli mangal, leğen de şaşkındı. Yıllardan beri ilk defa birisi dokunuyordu. Onlar da bu acı anıları unutmak ister gibi kulaklarını tıkıyor, gözlerini kapatıyordu. Bizler de yıllardan beri bu acıyı unutmak ister gibi anılardan hiç söz etmemiş, geçmişle yüzleşmemiştik.

Hey gidi “Tarzan Ahmet”… Tabutlara sığmaz denilen bedeni, on yedi yıl yatmaktan dolayı kurumuş bir avuç kalmıştı. kırk yıllık kısa yaşamının on yedi yılını yatağa bağlı geçirmişti. Bunun suçlusunun kendisi olması belki de öfkesini artırıyor, yaptığı hatanın bedelinin ağırlığı karşısında ruhu kabına sığmıyor, feryat ediyordu. Kırmızı kamyonuyla deli ruhu, yakışıklı bedeniyle yollara düştüğü bir gün aşırı hız nedeniyle uçurumdan yuvarlanmış ve bedeninin büyük bir kısmı tutmaz olmuş, kırmızı kamyon da komşuya satılmıştı. Oysa kırmızı kamyonu alırken öyle çok umutları vardı ki…

Bir de âşık olduğu, bin bir güçlükle evlendiği karısı o felç olunca tasını tarağını toplayıp, arkasına bile bakmadan onu terk etmişti.

Annem, amcamın dramatik yaşam öyküsünde bir başka dram yaşamıştı. Tarzan Ahmet, kırmızı kamyonuyla yaptığı hatasının bedelini bedeninin kontrolünü kaybederek öderken, annem de tam 17 yıl ona çocuğu gibi bakmak, yaşamını ertelemek zorunda kalmıştı. Şimdi bunları tekrar hatırlıyorduk.

Annemin küçücük kalan bedenine baktım. Bacaklarındaki damarlar yılların yorgunluğu ile parmak parmak olmuş, elleri romatizmadan kuruyan dallar gibiydi. Oysa o dallar ne çok meyve vermiş, çevresini beslemişti. Bakır eşyaları zar zor elleri titreyerek aldı. Amcamın yere fırlatmasıyla bir tarafı çöken ibrik, köfte haşladığı sahan nice acılarına sırdaşlık etmişti. Sonra, ‘Toprağına ağır gelmesin de rahmetli çok eziyet etti ‘dedi. Ben de ‘Gelirse gelsin, sen bakmasaydın o kadar yaşamazdı’ dedim. Onun acısını paylaşmak, yaptığım hatayı telafi etmek ister gibi… Annem ise, ‘Sakın öyle konuşma kızım…Onun takdirini Allah verecek. Kimin ne olacağı belli mi? Allah kimseyi çaresiz bırakıp da başkasına muhtaç etmesin…’ dediğinde insan olmanın hiç de kolay bir şey olmadığını anladım. Acılar insanı nasıl da pişiriyor, içindeki kabukları soyup sanki bebek yüreği veriyordu. Saf ve hesapsız. Annem devam etti, “Tam on yedi yıl evladım gibi baktım. Vicdanım rahat.” Sonra, “Ruhuna fatiha okuyalım” dedi.

Birlikte, amcamın, tüm ölmüşlerimizin ruhuna fatiha okuduk. Sanki bakır sahan, ibrik, leğenin de yüzüne bir huzur geldi. Onların da vicdanları rahattı. Bıraksam hafiflikten uçacaklardı. Amcamın sesini duyar gibi oldum, “Yenge, Allah senden razı olsun” diyordu…

26.07.2006

Bu öykü (http://www.dergibi.com/oyku/ayrinti.asp?id=65) Dergibi sitesinden alınmıştır, Şükran Çağlar’a aittir

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Reklam verin destek olun

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <