
Zaman’dan Nuriye Akman’ın Emre Aköz’le yaptığı röportaj;
Emre Aköz; Hem sosyolog, hem gazeteci.. Şeriatı, imtiyazlarını kaybeden kesimlerin onları yeniden kazanma adına adalet talebi olarak yorumluyor.Aköz’le ,medya-din ilişkisini üzerine…
Hem sosyolog olsun, hem gazeteci ve ben onunla medya-din ilişkisini konuşayım istedim bu hafta. İlk aklıma gelen Sabah’taki köşe yazılarını büyük bir ilgi ile takip ettiğim Emre Aköz oldu.
Aköz, bilgisini neşe ve cesaretle harmanlayan bir meslektaşım. Onunla konuşurken hem öğrendim hem eğlendim. Bugün yana yakıla tartıştığımız kimi olguların tarihî arka planını öylesine ilginç kavramlar üreterek ve lafı hiç gevelemeden öyle güzel özetledi ki doğrusu hayran kaldım. Şeriatı, imtiyazlarını kaybeden kesimlerin onları yeniden kazanma adına adalet talebi olarak yorumlaması bence tartışılmaya değer bir tespit. Yaşadığı toplumun bilinçaltını bilmeden bugünü okumaya çalışanların ilgisini çeker mi bilmem, ama “din cahilidirler, iki tane dinî kavram sorsanız bilmezler” dediği merkez medya mensuplarının herhalde bir cevap vermeleri gerekiyor kendisine.
Bir gazeteci-sosyolog olarak merkez medyanın dine yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?
Merkez medya benim kullandığım bir tabir değil; ama kastedilen Sabah, Hürriyet, Milliyet, Radikal, Vatan gibi gazetelerse, buralarda çalışan, az çok yetkili konumdaki arkadaşlarımız din cahilidir. İki tane dinî kavram, uygulama sorsanız, bilmezler. Öğrenmek de istemezler. Çünkü Türkiye’de, ama başka bir kültür içinde yetişmişlerdir.
Korktukları için mi bilmeyi reddederler?
Sadece dini değil, toplumu da tanımazlar. ‘Şeriat talebi’ bizim toplumda ‘imamların, mollaların yönettiği devlet’ anlamına gelmez. Halkın şeriattan kastettiği iki şeydir: Birincisi ‘adalet talebi’… 31 Mart’ta (13 Nisan 1909), İttihat ve Terakkicilerin ordudan attığı alaylı subaylar isyan etti. Karşı taraf Avrupalılaşmayı savunuyor ya… Bunlar da taleplerini dinî, yerli, geleneksel kavramlarla ifade ettiler: Orada ‘şeriat isteriz’ demek, ‘bana haksızlık ediyorsun’ demektir; yani adam işini geri istiyor, kendisi için adalet istiyor. Böylece Osmanlı-Türk modernleşmecileri ‘şeriat tehlikesini’ icat etmiş oldular! Şeriatın ikinci anlamı, geçenlerde din sosyoloğu Necdet Subaşı’nın da dediği gibi, ‘ilmihal’dir. Yani adam inancını yaşamak istiyor. ‘Siyasi rejim’ anlamında şeriat isteyen, çok küçük bir kesimdir. Orada bir grup, şurada bir grup… Dergi filan çıkarırlar.
Ama şeriatçı darbe tehlikesinden söz ediliyor şimdi…
Aptalca laflar bunlar. Şeriatçı ‘darbe’ olurmuş… Darbe devlet ‘içinde’ olan bir şeydir. Darbeyi silahlı bir grup iktidarı ele geçirmek için yapar. O silahlı grup ya askeriyeden çıkar ya emniyetten. Bunlardan en az biri olamadan darbe yapamazsın.
Şeriatın darbesi olmaz da ihtilali mi olur?
Bizde olmaz. Bu ülkede hiçbir zaman ciddi bir dinî kalkışma olmamıştır. 1925′teki Şeyh Sait isyanı, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte imtiyazlarının elinden alındığını gören Kürt aşiretlerinin isyanıdır. Mustafa Kemal’in Kürt ileri gelenlerinden Diyap Ağa ile fotoğrafı bile var. Adamlar diyor ki “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yaptık; ama şimdi bize kazık atıyorsunuz.” Peki neye dayanarak isyan edecek? İnsanları çevresine toplamak için meşruiyetini nasıl sağlamaya çalışacak? Din ile! Kürtlerin, Osmanlı’yla en büyük bağı halifeydi… Düşünün, Mustafa Kemal’in Nisan 1923′teki ‘9 Umde’ (madde) bildirisinde dahi halifeye bağlılık var. Ama ilk fırsatta kaldırıyor. Onlar da ‘yeşil bayrak’ açıyor. Derdi aynı: Dinî rejim kurmak değil, kaybettiği imtiyazları geri almak. Laiklik, benim tepeden inme ‘çağdaşlaşmacı’ diyerek, modernleşmeden ayırmaya çalıştığım, devlet elitinin muhalefete karşı kendini koruma ilkesidir.
Devamı »