BİR YAZ GECESİNİN SABAHI

Bir yaz gecesinin ortasında ayakta duruyordu; kentin iyice sönükleşen ışıklarının, uzak yıldızlar gibi görünmeye başladığı saatlerde… Önce derin bir soluk çekti karanlıktan. Ciğerleri yanıncaya kadar içinde tuttuktan sonra birden fırlattı boşluğa; tükürürcesine… Göğsünde kocaman bir delik oluştu sanki. Simsiyah bir serinlik! Az ötede uzanan raylara baktı. Sarı bir ışığın, nereden geldiyse yansıyıp sıçradığı raylara…
Üç katlı bir evin damındaydı. Yürüdü öteki kenara kadar. Sonra durdu. Çok uzaklardan geçen bir arabanın gürültüsü geldi kulağına. Geriye döndü. Kendisi için hazırlanan sedire gitti. Yatağına baktı uzun uzun. Yorganı bir ucundan tutup çekti hafifçe. Sıyırır gibi. Yıldızların donuk ışıkları doluşmaya başladı birdenbire ortaya çıkan bembeyaz çarşafa. Oturdu.
“Yorgana gerek yok!” demişti az önce.
Ve buna karşı çıkan o pırıltılı ses; insanın içini ürperten:Yalnızlık! Bir kez daha yalnızlık! Oturur oturmaz başını ellerinin arasına aldı. Öylece kaldı bir süre. Gözlerini kapattı. İki saat kadar önce biten düğünün görüntüleri belleğinde akıyordu bir yandan. Sesler, yüzler ve müzikle beslenen o tuhaf gürültü; hepsi art arda…
Yol yorgunuydu zaten.
“Gelmezsen, gözlerim seni çok arayacak,” demeseydi teyzesi; belki onca yolu göze alıp gelmezdi bu düğüne. Ama böyle bir söze nasıl sırt çevirebilirdi ki?
Çevirmedi ve geldi.
Gene böyle bir gece yarısı, otobüslerin mola verdiği bir akaryakıt istasyonunda, bu yöne gelen ilk otobüse attı kapağı… Arka sıralarda bile olsa, boş bir koltuk bulduğu için şanslıydı. Yolcuların çoğu, kucaklarına ya da ayak uçlarına yerleştirdikleri torbalarla birlikte uyukluyorlardı karşısında. Dayanılmaz bir ter kokusu kaplamıştı otobüsün içini. Tavanı rengârenk ışıklarla boyayan lambalar, gözlerini yakmaya başladığında yolculuğunun iki saatlik bölümü çoktan geride kalmıştı.
Uyumalıydı.
Uyudu da.
Otobüs, başka bir mola yerine girince kendine geldi. Öteki yolcular da birer ikişer kıpırdanmaya başlamışlardı. Doğruldu. Ön taraftan biri;
“Ayağım amma da uyuşmuş ha!” diye bağırdı.
“Kalk, düğüne gidelim,” diye karşılık verdi yanındaki.
Gülüştüler.Gülümsedi. Asıl düğüne giden kendisiydi çünkü. Üstelik ayağı da uyuşmamış olan… Kalktı. Gecenin ayazına indi. Cırlak anonsların eşliğinde çay salonuna girdi. Boş masalardan birine çöker çökmez koyu bir çay bırakıldı önüne. Baktı ki, soğuk! İçine attığı şekerler erimedi. Bir yudum çekip bıraktı. Olmadı, yapamadı orda. Dışarı çıktı. Yan yana dizilmiş muslukların birinde elini yüzünü yıkadı. Yakıt kokularının arasında bir süre dolaştı. Otobüslerin arkasından geçerken, çalışır durumdaki motorların egzozlarından püsküren sıcaklık çarptı bacaklarına. Nedense hoşuna gitti bu. Mola süresi bitince de, en son o bindi otobüse. Yeni sarsıntılar, yeni uyuklamalar ve yaklaşık on bir saat süren yolculuk…
Bu şirin, bir o kadar da yaşlı ilçeye kuşluk vakti indi. Pırıl pırıl bir güneş evin kapısına kadar getirip bıraktı onu. Kucaklaşmalar, sarılmalar ve her yerden fışkıran düğün telaşı arasında uzun uzun söyleşti akrabalarıyla. Ne de olsa anılar kolayca yeşertiyordu sözcükleri. Akşam bu yüzden çabucak geldi. Beklediğinden de çabuk…
Ve az önce biten düğün… Hep yapılagelen, alışılmış olanlardan biri… İnsanı deli edercesine çalınan müziğin ritmine uyup mısır taneleri gibi sağa sola sıçrayan, oradan oraya zıplayan bedenler… Çelenklerin sallantılı görkemlerinin gölgesinde oluşan yaldızlı yapmacıklık ve tuhaf bir çemberin içinde dans edip kıvıran, sallanan onlarca gövde…
Aslında bu kalabalığın içinde bile yalnız kalmayı becerebilmişti. Arada sırada o bordo giysili, orta yaşlı kadınla göz göze gelmese ve kadıncağız; kimi sahte, kimi içten kahkahalarının oluşturduğumerkezkaç halenin içinde fırsat bulduğu her an o simsiyah bakışlarını yöneltmese; düğünde olduğunu bile unutacak, bu coşkulu topluluğa yakışmadığı için kendisini suçlamaya başlayacaktı.
Kimdi bu kadın? Hiç kimseye sormadı. Gerek de yoktu. Bütün bu umursamazlığına karşın, bordo giysili kadın; dans ettiği erkeğin omzunun üstünden, salondaki beton direklerin arasından ve yan yana oturmakta olan konukların sürekli değişen aralıklarından gönderiyordu sıcaklığını. Bu gece için özel olarak parlatılmış sigara sarısı dişleri, minik altınlarını dizerek oluşturduğu kolyesi ve sık sık arkaya savurduğu saçlarıyla kendini daha albenili göstermeye çalışıyor, oyun alanına bir türlü çıkmak istemeyen arkadaşlarına önce kaş çatıp, sonra da gülümseyerek kendince caka satıyordu. Belli ki, beğenilmek duygusuydu yalnızca yüreğinde gezdirdiği…
Sonra birden değişti her şey.
Aynı kasabayı yıllarca paylaşmasına karşın şimdi farklı yerlerde yaşadıkları için çoktandır görmediği, fakat dalıp gittiği hülyaların içinde her zaman özel bir yer ayırdığı o anılara gömülü sevgili, hani o tanıdık yarımadanın ölçülü denizkızı, kalabalık bir grupla birlikte giriyordu salona. Öteki görüntüler bir anda silindi. Kanat takıp uçtular sanki gecenin karanlığında.
Ne güzel, demek ki o da çağrılmıştı düğüne… Yalnızlığı bitti birdenbire. Seyretti gelişini uzun uzun. Nereye gideceğini, hangi masaya oturacağını görmek istedi. Gelen grubu karşılayanlar oldu, süslü giysiler karıştı birbirine, ortalıkta küçük bir insan gölü… Sonunda bir yer gösterildi onlara da köşede. Hep birlikte oraya doğru yürüdüler
“Gerek olmaz mı hiç! Yaz gecesi de olsa serin olur. Al şunu!”
Ve ikisinin de içinde aynı anda çakan şimşek:
“Hadi iyi geceler!”
“İyi geceler!”Siyah bir giysi vardı saklı sevgilinin üzerinde, incecik bedenini saran… Ondan başkasını görmüyordu artık. Işıkların etkisiyle parlaklığı iyice artan saçlarından gözlerini…
Masaya yerleşmeleri biter bitmez kalktı. O tarafa yürüdü. Yaklaşınca kocaman bir uğultu yükseldi duvarın dibinden. Herkes coşkuyla bir şeyler söylüyordu. Yarım yamalak karşılıklar verdi. Eller uzatıldı. Kimi öpüldü, kimi sıkıldı. Boş bir sandalyeyi gösterdiler, çekip oturdu. Çevresindeki herkesi bir karaltı olarak seçmeye başlamıştı şimdi. Yalnızca o, evet yalnızca oydu; aydınlık ve ışıl ışıl olan… Bir ara fısıldayan sesini duydu kulağının dibinde:
“Ne zaman geldin?”
“Bu sabah.”
“Nasıl gidiyor hayat?”
Omuz başından bir tutam saç kaydı bu soruyla birlikte.
“Eh işte, bildiğin gibi… Sen ne yapıyorsun?”
“Çalışıyorum.”
“Aynı yerde mi?”
“Evet.”
Çalıştığı yerdeki son görüntüsü canlandı birden gözlerinin önünde. Mavi puanlı beyaz elbisesiyle… O zaman da incecikti, o zaman da etekleri savruluyordu şimdiki gibi yürürken. Bir yandan hızlı hareketlerle işini yapıyor, diğer yandan da telefonlara yetişmeye çalışıyordu. Üstelik bu telaş yakışıyordu ona. Bir çay içimi oturduktan sonra kalkmıştı. Merdivenlere kadar uğurlayışı dün gibi belleğinde. Ve oradan el sallayışı… Tanrım, ne zariflik!Rahatın iyi galiba.”
“Fena sayılmaz.”
Masaya yeni gelenler oldu. Öpüşmeler, kucaklaşmalar başladı bir kez daha. Dayanamayıp kalktı:
“Ben yerime geçeyim. Görüşürüz.”
Genç kız hiçbir şey demedi. Gözlerinin içine bakmakla yetindi yalnızca. Ama tam ayrılırlarken sordu:
“Nerde kalıyorsun bu gece?”
“Bilmem. Bir yer gösterirler herhalde. Sen?”
Güldü:
“Bilmem. Bana da bir yer gösterirler herhalde.”
Az önceki masaya gidip çöktü. Bu sırada orkestra, dans müziği çalmaya başlamıştı. Oyun alanı kalabalıklaştı birden. Zaman yavaşladı sanki müzikle birlikte. Yaşlılar gözlerini dans eden çiftlere dikmiş, suskun bir şekilde bakınırlarken; oturanlar sigaralarını yakmaya başladılar birer ikişer. Salon dumanla doldu. Kimileri de yanındaki ile konuşacak bir konu bulmanın çabasına girişti. Bu karışıklığın içinde büyük bir davetli topluluğu daha girdi içeriye. Yine gürültü, yine uğultu…
Bunca yoğunluğun içinde ikisi de birbirlerinin gözünü aramayı hiç ihmal etmediler. Sanki düğüne bu çakışma için gelmiştiler. Ne solistin bağırmaları, ne pasta ve takı töreni, ne de ikide bir oyun alanını karıştıran sarhoşlar bozabildi aradaki büyüyü… Bir ara kalkıp usuldendir diye oyun alanında şöyle bir döndüler, o kadar.
Düğün de bitti sonunda, başlayan her şey gibi.Gecenin uykulu sokaklarından geçirilerek buraya getirilmişlerdi uzaktan gelen diğer konuklarla birlikte; şimdi üzerinde dolaştığı eve…. Önce gecenin dedikodusu yapılmıştı uzun uzun. Ayakları şişmiş kadınlar, ayakkabılarını fırlatıp atmışlardı bir köşeye. Herkes boş bulduğu yere uzanmış, gövdesini bir o tarafa, bir bu tarafa çevirerek lâf yetiştirmişti ötekine. Göz kapakları ağırlaşanlar çoğalmaya başlayınca da, yataklar hazırlanmıştı kaşla göz arasında. Yavaş yavaş ıssızlaşıyordu ortalık. Gece ağırlığını hissettiriyordu iyice.
“Sana da yukarıdaki divanı ayırdım,” demişti teyzesi. “Ne dersin?”
Çok sevinmişti buna. Yıldızların altında, temiz havayı içine çeke çeke, bir güzel uyuyacaktı. Hemen işe girişilmişti, hedefin tatlı yorgunluğuna ulaşmış insanların huzuruyla…
Yatağı hazırlayanlardan biri de oydu; o gecesini boyayan gökkuşağı… Ev sahibine yardım ediyordu. Yorganı dama kadar çıkarmış ve uzatmıştı yavaşça; gözlerini gözlerine dikerek…
“Al bakalım, bu da yorganın..”
“Yorgana gerek yok!”
Böyle demişti cılız bir sesle. Öteki diretmişti:
“Gerek olmaz mı hiç! Yaz gecesi de olsa serin olur. Al şunu!”
Ve el değiştirmişti yorgan.
“Hadi iyi geceler!”
“İyi geceler…”
“Yarın sabah kahvaltı hazır olunca uyandırırım seni, tamam mı?”
“Tamam.”
Merdivenlerden ağır ağır inişi sonra, damda tek başına damlayanbir musluk bırakarak. Terliklerin geceye tek tek yaydığı sesler yankılanmıştı duvarlarda. Yarı karanlıkta önünü zor gördüğünden mi, yoksa gitmek istemediğinden mi, belli değil…
Bir kez daha damın kenarına geldi. Raylara baktı. Sarı bir ışığın, nereden geldiyse, yansıyıp sıçradığı raylara… Derin bir soluk alıp verdi. Kare şeklindeki evin üzerinde birkaç tur daha attı. Sonra gidip yatağın kenarına ilişti. Başını ellerinin arasına aldı ve o anda kararını verdi:
“Yarın sabah mutlaka söyleyeceğim. Daha fazla dayanamam.”
Başını kaldırıp geceye, uzaklara baktı:
“Bence o da bekliyor bunu, hissediyorum.”
Bir yaz gecesinin ortasındaydı. Yalnız ve kararlı…
“Evet, yarın söyleyeceğim! Kesinlikle söyleyeceğim! Seni seviyorum, seni hep sevdim diyeceğim. Yarın mutlaka… İyice geç kalmadan…”
Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı. Gömleğini de. Bir tek kot pantolon kaldı üzerinde. Yatağa girip uzandı. Yorganı çekti çenesine kadar. Üşür gibi oldu. Gözlerini yıldızlara dikti yeniden:
“Sabaha kadar dayan yüreğim. N’olur!”
Gözlerini kapatınca bir kez daha onu buldu karşısında. Elini uzatsa dokunacak gibi, öylesine gerçek! Gülüşü, bakışı, saçları, sesi… Acaba ne yapıyordu şimdi? Uyumuş muydu? Yoksa dalgın dalgın düşünüyor muydu o da kendisi gibi; heyecanla bekliyordu muydu sabahı, güneşin doğuşunu?
Gülümsedi. Düğündeki bakışları geldi gene aklına. Kapattı gözlerini bir kez daha ve belleğine kopyaladığı o güzel görüntüyle daldı karanlıkların içine.Uyandığında güneş epeyce yükselmiş, hatta yüzünü yakmaya bile başlamıştı. Aşağıdan belli belirsiz sesler geliyordu. Her zamanki uyku sersemliği yoktu üzerinde bu sabah. Zımba gibiydi.
Ve dilinin ucunda geceden kalmış bir cümle:
“Seni seviyorum!”
Az sonra gelecekti. İşte o zaman; hatta gelir gelmez söyleyecekti bunu. Ya gelmezse? Hayır, orasını düşünmek bile istemiyordu. Yatağın içinde döndü. Olmadı. Rahat edemedi. Yeniden sırtüstü yattı. Ellerini başının altına koydu. Merdivenlerde duyacağı ayak seslerini beklemeye başladı.
Ve çok geçmeden duydu bu sesi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Oturdu. Merdivenleri dama bağlayan küçük kapıya çevirdi bakışlarını. Geliyordu işte. Eğilerek geçiyordu kapıdan. Simsiyah saçları savruluyordu her iki yanında.
“Uyandın mı? Günaydın!”
“Günaydın!”
“Nasıl, iyi uyudun mu?”
“Hem de nasıl! Çok sevdim burayı.”
Şöyle bir çevreye bakıp damın kenarına yürüyen kuğu…
“Aa, ne güzelmiş burası! Her yer ayağının altında.”
“Evet, çok güzel!”
Kasabayı seyrediyordu şimdi, arkası dönük… Bir şeyin gerçekleşmesini bekler gibi… Bir yıldırımın düşmesini yüreğine, ardından o müthiş gök gürlemesini… Ya da o cümleyi:
“Seni seviyorum!”Tam zamanıydı. Kalkmalıydı artık. Yorganı çekmeliydi üzerinden. Daha da önemlisi kaldırmalıydı dilindeki örtüyü… Fakat bir anda soluğu kesilir gibi oldu. Yutkundu. Yüzünün kıpkırmızı kesildiğini hissetti. İçi kurudu. Sesi uzaklaştı boğazından. Evet, dilinin ucundaydı ama bir türlü olmuyordu işte. Soğuk bir ter kapladı bedenini. Cesaretini iyice yitirdi. Zamanın hızla akıp gittiğini fark etti. Beceremeyeceğini anladı. Ağlamak geldi içinden. Tam başını öne eğip çaresizliğini saklayacaktı ki, birdenbire ters döndü kenardaki uçurtma. Kıpkırmızıydı onun da yüzü. Bakışlarında umduğunu bulamamanın hüznü. Minik minik adımlar attı önce, sonra da yürüdü merdivenlere doğru hızla:
“Kahvaltı hazır. Hadi gel!”
Minik kapıdan geçerken bir kez daha durdu.
Duymak istediği bir söz varmış da bekliyormuş gibi…
Ortalıkta çıt yoktu.
Ve indi gitti basamaklardan aşağı.
Merdivenlerde tek tek terlik sesleri…

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <