
Sinema tarihinin ünlü film kahramanlarına dair bir En İyi 10 listesi hazırlansa, listenin yarısı eli silah tutan adamlardan oluşur. Hadiseyi Fransız gerçekçiliği ile iyice sertleştirmiş olan ‘Suç İmparatorluğu’ bizi sinemanın suça olan ilgisine bakmaya zorluyor.
1960’lara kadar sinemada gangster filmi izleyenler, genellikle hep kanun adamının tarafından bakmışlardır hikâyeye. Suçlular pek konuşmadıkları gibi, gönüllerinde cinayet, gasp, hırsızlık, haraç gibi insanlıktan nasibini almamış duygu ve eylemler barındırırlardı; başka bir şey değil. 1960’larda sinemada başta Yeni Dalga ve Godard’ın sokak serserilerinin de yardımıyla bu kaide değişmeye başladı. Artık hikâyede gangsterlerin tarafında olmakla kalmıyor, filmin kanun adamını da resmen ‘kötü adam’ belliyorduk. “Bonnie ve Clyde”ı hatırlayın! 1960’larda yavaş yavaş değişmekte olan bu kaide, yerini 1970’lerde devasa gangster temsillerine devretti.
“Baba” serisi kuşkusuz sinema tarihinde mafyayı en organize haliyle kanlı canlı ekrana getirmeyi başaran anıtsal bir mihenk taşıydı. Marlon Brando’nun sinema tarihinin en usta kompozisyonlarından biri olan Don Corleone’si yedinci sanata güçlü bir damga vurdu. Oğlu Michael’ı canlandıran Al Pacino ise bu rol sayesinde sinema tarihinin en karizmatik aktörleri arasına adını çıkmamacasına kazıdı. Yönetmeni Francis F. Coppola tarafından sonradan bir üçlemeye dönüştürülen “Baba” bir mafya ailesinin görkemli bir büyüme ve çözülme öyküsünü eksene alıyordu.
Ardından Coppola’dan bayrağı bir başka usta yönetmen, Martin Scorsese devraldı. Önce küçük bir film olan “Mean Streets”le küçük suçluları anlattı. 1990’da ise en az Coppola’nın meşhur serisine kafa tutacak bir başyapıt olan “Sıkı Dostlar”la selamladı sinemaseverleri. Mafya filmlerinin gediklisi olan Robert De Niro, Ray Liotta ve Joe Pesci başroldeydiler. Gözünü karartıp mafyanın içine giren ve kendi deyimiyle “kendisini bildi bileli hep gangster olmak isteyen” Henry Hill’in (Liotta) 20 yılı aşkın süren mafya üyeliği macerasına odaklanan film Scorsese usulü çarpıcı şiddet sahnelerinden de nasibini almıştı.
Usta yönetmenin şiddetle ve mafyayla randevusu burada bitmedi elbet. 1995’te “Casino” filmiyle bu kez hadiseye Las Vegas’taki kumarhanelerin penceresinden baktı. Kim bilir kaçıncı kez De Niro’yla çalıştığı bu epik suç filminde… Ve tabii ki geçen sene ustaya çok ama çok gecikmiş bir Oscar getiren “The Departed/Köstebek”i de unutmamalı. Ünlü bir Hong Kong polisiyesinden uyarlanan bu sıkı Scorsese yapıtı meseleye hem suçlu hem kanunî cenahtan hınzırca bakmayı başarıyordu.
Mafyaya gerçekten çok düşkün yönetmenlerden bir diğeri ise Brian De Palma’ydı. (Bu yönetmenlerin bile hep İtalyan kökenli olmasına ne demeli!) 1983 yapımı başyapıtı “Scarface/Yaralı Yüz” Al Pacino’nun suretindeki Tony Montana’yı öyküler. Montana, 1980’de Küba’dan ABD’ye ‘sızışının’ hemen akabinde elini suça (e haliyle kana da) bulamaktan çekinmez ve mafya dünyasının basamaklarını bir bir tırmanır.
De Palma’nın bir diğer önemli suç filmi ise “The Untouchables/Dokunulmazlar”dı. Bu kez öykünün merkezinde -gene- Robert De Niro’nun canlandırdığı Al Capone vardır. Peşinden ise Kevin Costner, Sean Connery ve Andy Garcia gibi dev aktörlerden mürekkep bir ‘kanun topluluğu’ kovalamaktadır. Şu sıralar Capone’un Chicago’ya yeni ayak bastığı dönemi ele alan bir devam filminin hazırlıklarında olduğunu belirtelim yaşlı kurt De Palma’nın. De Palma/Pacino işbirlinde ortaya çıkan ve bu iki filmden “Yaralı Yüz”e biraz daha yakın duran “Carlito’nun Yolu” ise Porto Riko’dan gelip New York’u teröre boğan Carlito Brigante’ye yöneltir kamerasını.
Geliyor, Tarantino geliyor!
Gangsterlerin de birer yaşamları, duyguları, üzüntü ve mutlulukları olduğunu gösteren adamların başını Arthur Penn, Coppola, De Palma ve Scorsese gibi usta yönetmenler çekiyorsa, bu suçluların uzun uzadıya ‘geyikler’ çevirebileceklerini ve aslında sanıldığı kadar ciddi bir hayatları olmadığını gösteren adam da 90’ların yeniyetme sinemacısı Quentin Tarantino’dan başkası değildi. Zaten Tarantino’nun suçlularına bakıldığında, bu adamların özellikle Scorsese’nin yapıtlarındakine çok şey borçlu oldukları açıkça ortaya çıkar. Hem bir depo soygunundan sonra birbirine giren suçluları konu alan “Rezervuar Köpekleri”, hem de karman çorman bir hikâye içinde gündelik meseleleriyle haşır neşir ‘eli silahlı’ fanileri anlatan “Ucuz Roman” mafya filmlerine getirdikleri yenilikçi bakış açılarıyla el üstünde tutulan Tarantino filmleri hiç kuşkusuz.
90’lara kadar mafyanın komedi unsuru olabileceği kimseciklerin aklına gelmezken, Tarantino’yla birlikte başlayan bu yeni dönemde gangsterlerin tüm ağırbaşlılığı yerini ağır bir mizaha bıraktı. Bir tarafta “Bugsy”, “Hoffa” gibi ağır abi kabilinden gangster filmleri bu türün ciddi kanadının artık pek de ilgiye mazhar olmadığını düşündürürken, diğer yanda biraz komediyle türün sınırlarının tatlı bir genişleme yaşadığı da tartışılmazdı. Sylvester Stallone bile bir aralar televizyonlarımızda sıklıkla gösterilen “Oscar” filminde hem bu tip filmlerle hem de kendi imajıyla dalga geçmeyi biliyordu.
Benzer şeyleri “Analyze This/Anlat Bakalım” için de söyleyebiliriz. Hem de bu kez kendi imajıyla dalga geçen adam mafya filmlerinin yıkılmaz armadası Robert De Niro’dan başkası değildi. Bir mafya babası (De Niro) ile psikiyatristi (Billy Crystal) arasındaki tadına doyulmaz ilişki sayesinde gördük ki, günümüzde gangsterler ağır terapiye ihtiyaç duymakla kalmayıp vicdan azabı da çekebilen, basbayağı komik adamlar da olabiliyorlarmış.
Aynı tat ve dokuları barındıran “Mickey Blue Eyes”da da tatlı yüzlü, şeker dilli Hugh Grant’in “Baba” serisinin en ‘baba’ aktörlerinden James Caan karşısında ezilip büzüldüğüne tanık oluyorduk. Zira evlenme arifesindeki bu genç adam kayınpederinin dev bir mafya örgütünün başında oturduğunu bilmiyordu. Öğrendiğinde de ağzını bıçak açmıyordu. Efsanevi Z.A.Z. grubunun elinden çıkma “Jane Austen’s Mafia” ise işin artık ne derece sulandırılabileceğinin kanıtıydı maalesef ve dudaklarımızda buruk bir tebessüm bırakmaktan öteye gidemedi.
Evet, koskoca “Baba”dan yıllar sonra, günümüzde sinema salonlarında bir mafya filmi oynarken katıla katıla gülen insanlara rastlamak vaka-ı adiyeden sayılıyor artık. Bu elbette mafya adamlarının sinemadaki prestij kaybına değil de, daha ziyade sinema sanatının izleyicilerine yeni seçenekler sunma konusunda içine düştüğü derin arayışlara yorulabilir. Sonuçta sinemada ‘köpeğin adamın ısırmasının’ orijinal bir yanı yok bugünlerde, artık tüm yapımcılar oturmuş ‘köpeği nasıl adama ısırtırız’ın hesabını yapıyor.
BURÇİN S. YALÇIN-ZAMAN
http://genclik.zaman.com.tr/?bl=8&hn=564
Kategori Sinema |
