susadım çok susadım
suyu biliyorum yerini de biliyorum su okulun yanında hemen oracıkta bir göze var su orda akıyor her akşam kösnümüş eşekler başına gelip anırıyorlar biliyorum gök gürlemesi gibi anırıyorlar seslerini duyuyorum şimdi bile duyuyorum yoksa gök mü gürlüyor gerçekten ne gök gürlemesi be salak allah yukarıda taşları yuvarlıyor duvar yapıyor galiba ve arkasından yağmur yağdırıyor işte hey hey yağmur yağıyor arap kızı camdan bakıyor teknede hamur bahçede çamur ver allahım ver sicim gibi yağmur gökyüzünden melekler de iniyor babama hep zor sorular soruyorlar hiçbirini bilemiyor babam ve onlar babama kızıyorlar babam korkuyor dışarıya kaçıyor ben de korkuyorum korkuyorum korkuyorum

susadım çok susadım


ezan bir okunsa horozlar bir ötse şu kravatlı adamlardan bir kurtulsam beni izliyorlar beni biliyorlar alıp götürecekler beni onlardan korkuyorum gene çok susadım onlar beni hep arıyorlar herkese soruyorlar ölülerimizi aramak için geldik diyorlar yalan söylüyorlar gel hocam gel müezzin efendi sen de gel çıkın şu döşeğin üzerine omuzlarıma üçer kez vurun şöyle usulca başımı çevireyim oturun madem geldinizoturun nasılsa daha sabaha çok var oturun
susadım çok susadım

Kamyonete bir sıçrayışta bindim. Zaten Veysel de aracı durdurmamış, kendimi içeriye atmama yetecek kadar yavaşlamıştı. Oturur oturmaz çantamı arka koltuğa fırlatıp:
“Günaydın Veysel,” dedim her sabahki beylik seslenişimle.
Yüzüme bile bakmadı.
“Günaydın!” deyip bastı gaza.
Dağlara çevirdim ben de bakışlarımı. Telefon direkleri ve birkaç ıssız ağacın dışında bembeyazdı ortalık. İki gündür sürekli yağan kar, doğayı güzelce giydirmiş; sonra da salıvermişti sanki gözlerimizin önüne. Kasabadan uzaklaşmaya başladık. Çıkıştaki köprüyü geçip de gideceğimiz köyün yoluna sapınca Veysel, deri kabanının sağ cebinden iki sigara çekip birini bana uzattı. Aceleyle yaktım sigaraları. İkimiz de dumanı aynı anda üfledik. Kamyonetin içinde bir duman, sis kapladı sanki.
Sabahın uyuşukluğunu henüz üzerimizden atamamıştık. İkimizin de konuşacak hali yoktu. Bu sessizliği bozmak isteyen Veysel, eğilip radyonun düğmesini çevirdi. Bir süre istasyonlarda gezindi. İstediği gibi bir program bulamayınca da kapattı. Sigarasının ucundaki külü döktü sinirli bir hareketle. Katran gibi bir sıkıntı kapladı benim de içimi… (ah sevgilim, ne olurdu şimdi yanımda olsaydın! yüzünün güzelliği nasıl yansırdı kimbilir şu telefon direklerine, şu simsiyah ağaçlara… sesin nasıl güzelleştirirdi bu acı soğuğu, gideceğim her köyüve pas tutmuş yalnızlığımı… bu ayrılığın bedelini nasıl ödeyecek devlet bana, bunu bilen var mı oralarda sevgilim, söyle bana, hiç olmazsa bunu bilen var mı?)
Aklıma evden çıkarken aldığım gazete geldi. Dünkü gazeteydi ama olsun, hiç olmazsa azıcık oyalardı beni. Bir yandan başlıklara göz atıp bir yandan da köşesi buruşmuş olan arka sayfayı düzeltiyordum ki, Veysel’in sesi karıştı kâğıdın hışırtısına:
“Hava amma da soğudu be abi.”
“Sorma Veysel,” diye karşılık verdim. “Şu köye donmadan varsak iyi.”
“Varırız. Yorma kafanı böyle şeylere sen.”
Veysel böyle dedi ama, bir süredir kamyonetimiz güçlükle yol almaya başlamıştı. Uzun bir yokuşu tırmanışa geçtik.

susadım çok susadım
işte bak geçiyorlar top oynayanlar geçiyor dede sinemaya gidenler de geçiyor hepsinin elbisesi kanlı herkes birbirinin içinde erimiş birbirine karışmışlar bulamaç olmuşlar sanki dağılın diye bağırıyor biri hadi hadi durmayın yolun orta yerinde çekilin kaybolun gözümün önünden ancak o zaman affederim sizi hepinizin adını biliyorum numaralarınızı da biliyorum kaçmayın anne yakala şunları bak bastıkları yerden kan fışkırıyor her yer göl oldu gözlerimi bir açarsam hiçbirini tutamayız anne her şeyin değiştiğini söylüyorlar görüyor musun oysa ben hiç değişmedim anne öküz gibi gözleri var bak peygamber efendimizin kafasını top yapmışlar oynuyorlar dişlerini nar yapmışlar yerlere döküyorlar gecelerihep aynalara bakıyorlar tırnaklarını bile geceleri kesiyorlar uyuyan çocukların üstünden bile geçer bunlar anne zındık bunlar dede beynim zonkluyor baba nereye tutunsam ellerim kayıyor nereye yapışsam kırılıyor her yer sırılsıklam her yer havuz her yer göl her yer su
susadım çok susadım

Öyle yavaş ilerliyorduk ki, yolda rastladığımız birkaç köylü, buz tutmuş bıyıkları ve kızarmış burunları ile gülümseyip, nasır tutmuş elleriyle kornamıza karşılık verdiler. Arkalarından giden köpeklerden biri, durup öyle uzun uzun baktı ki bize, ben de gözlerimi ayırmadım bir süre ondan. Epeyce uzaklaştığımızı görünce geri dönüp tempolu adımlarla koşmaya başladı zavallı. Amacının öndeki köylüleri yakalamak olduğu her halinden belliydi.
Başka bir yokuşa saldırmak üzereydik. Tam bu sırada yolun sol tarafında yaşlı bir adam belirdi. Küçük bir eğimden hızlı adımlarla iniyordu. Gelip neredeyse yolun tam ortasında durdu. Poyraza tutulmuş ağaç dalı gibi, bir aşağı bir yukarı gidip gelen koluyla dur işareti yapıyordu. Veysel, beş-altı metre kala güçlükle durdurabildi kamyoneti. Camı biraz araladı. Yaşlı adam yaklaştı. Sabahın taze buğusu, her soluk alış verişinde ağzından dışarı fırlıyordu. Başına yün bir papak geçirmiş, boynuna da el örgüsü bir atkı dolamıştı. Kocaman ellerinden birini Veysel’in indirdiği camın üzerine koydu. Koyu mavi gözleriyle ikimizi bir güzel süzdü. Ne diyeceğini merakla bekliyorduk. Ağzını kapatan atkısını azıcık aşağı kaydırıp;
“Merhaba efendiler!” dedi.Merhaba,” dedi Veysel.
“Yolculuk ne tarafa?”
“Sen nereye gideceksin amca?”
Veysel’in sesindeki gizli öfkeye bozuldum biraz ama sesimi de çıkarmadım. Yaşlı adam:
“Kusura bakmayın. Sizi yolunuzdan ettim,” dedi, “fakat şu evde aylardır hasta yatan bir torunum var. Birkaç gündür yemesi içmesi de kesildi. Durumu kötüye gidiyor. Onu köye kadar çıkarabilir miyiz diyecektim.”
Bu kez Veysel’den daha hızlı davrandım. Çünkü ne diyeceği belli olmazdı onun.
“Olur amca, götürürüz.”
Yüzü ışıdı adamın:
“Hay sağ olasın!”
“Sen getirebilir misin? Yoksa gelip yardım edelim mi biz de?”
“Vallahi biriniz gelse iyi olur.”
Kapıyı açıp aşağı atladım:
“Sen arabada kal Veysel! Belki gelen giden olur.”
“Kim gelir abi, bu kışta kıyamette?”
“Olsun. Sen kal yine de.”
Karlar ayağımın altında çıtırdadı. Kamyonetin önünden dolaşıp adamın yanına gittim. Eve doğru yürümeye başladık. Soğuk hava, yüzümü avuçlayıp biçti. Tırpan gibi öten rüzgâr, kulaklarıma doldu. Başımı iyice omuzlarımın içine çektim:
“Oğlan mı, kız mı amca?”Oğlan.”
“Kaç yaşında?”
“On beş!”
“Nesi var ki?”
“Sorma. Arabada anlatırım.”
Ev yola yakındı. Ben önce içeri girmedim. Ama yaşlı adam, geri dönüp de kapıdan başını uzatarak:
“Gelsene bey!” deyince yarı karanlık odaya daldım. Eski bir hasır ve onun da üzerindeki buruşuk kilimin üzerinde yürüyerek ilerledik. Çocuğu köşede gördüm, sırtı bize dönüktü. Ayaklarını altına almış, yanmakta olan ocağın başına diz çökmüştü. Dönüp bakmadı bile. İçeri girdiğimizi duymadı diye düşündüm bir an. Ocaktaki alevlerden yansıyan dalgalı bir kızıllık, kısacık saçlarında bir süre yansıdıktan sonra birdenbire kayboluyordu.
Yaşlı adam götüreceği eşyaları bir torbaya doldurmaya başlamıştı. Çocuk hiç kımıldamıyordu. Bu sırada ellerindeki kurumuş kan izlerini fark ettim. Bu izlerin nedenini çözmeye uğraşırken ocakta yanan odunların birinden kocaman bir örümcek fırladı dışarıya. Hızla çocuğun bacağına, oradan da ceketinin koluna çıktı. Tam bağırıp uyaracaktım ki, onun da benimle birlikte örümceği izlediğini gördüm. Sustum. Örümcek, aynı hızla çocuğun omuzlarında, sırtında, ensesinde, boynunda gezindi. Yön değiştirip çenesine doğru ilerlemeye başlayınca, çocuk bir fiskeyle düşürdü onu. Sonra da atılıp yakaladı. Olanca gücüyle ocağın önündeki düzlüğe çarptı. Bir an için sersemleyen örümcek, tam kendini toparlamıştı ki, çocuk bir kez dahaaldı avucuna. Yeniden çarptı. Sonra bir kez daha, bir kez daha… Sonunda örümcek düştüğü yerde kıvrılıp hareketsiz kalınca, yavaşça eline alıp yaşlı adama uzattı. Uzatırken de benimle göz göze geldi. Şaşırdı. Yüzü bembeyaz oldu. Bir dedesine, bir bana bakmaya başladı. Gözlerindeki korkunun gittikçe çoğaldığını anlayabiliyordum.
“Hadi oğlum, gidiyoruz,” dedi yaşlı adam.
Çocuk kafasını iki yana delicesine sallamaya başladı. Gitmek istemediği her halinden belli oluyordu. Garip sesler oluşuyordu boğazında. Dedesi torbayı eline alıp da ona doğru ilerlemeye başlayınca, avucundaki ölü örümceği birdenbire bana doğru fırlattı. Kendimi sakınmaya çalışsam da örümceğin kravatıma çarpmasını ve sonra da minik bir ses çıkararak ayaklarımın dibine düşmesini önleyemedim.
“Şimdi kırarım o elini,” diye bağırdı adam. “Terbiyesiz!”
“Önemli değil. Boş ver!” gibilerden bir işaret yaparak ortamı yumuşatmaya çalıştım. Çocuk yeniden ocağa çevirdi yüzünü. Dedesine küsmüştü sanki. Ellerini alevlere doğru uzatıp ısınmaya koyuldu. Arasıra da başını iki yana sallıyordu. Yaşlı adam torbayı usulca yere bırakıp torununa yaklaştı:
“Hadi, kalk! Gidiyoruz!”
Çocuktan tepki gelmedi. Duymamış gibiydi. Azıcık bekledi adam, sonra aynı omuza bir daha vurdu:
“Bak, bu amca seni almaya geldi. Teyzene gidiyoruz. Hadi yürü! Kalk! Çabuk!”
Gene olmadı. Gözleri alevde, öylece bekliyordu çocuk. Bense ne yapacağımı bilememenin çaresizliğiyle izliyordum olanı biteni. Adambu kez koltuk altlarından kavradı torununu; içi taş dolu bir çuval gibi ayağa dikmeye çalıştı. Zorlandığını görünce:
“Yardım et efendi,” diye seslendi bana. “ Şunu bir kaldıralım. Sonra kendisi yürür.”
Biraz tedirgin yaklaştım. Gittikçe yerden yükselmekte olan çocuğun belinden kavramak amacıyla ön tarafına geçtim. Bir daha göz göze geldik. Korktum. Gerçekten korktum. Canlı bir insanın yüzüne benzemiyordu yüzü. Gözleri ve yanakları iyice çukurlaşmıştı. Üstelik ağzı da çok kötü kokuyordu. Dudaklarında belli belirsiz bir mırıldanma duydum. Bir kolundan hafifçe tuttum, yukarı doğru zorlar gibi yaptım. Kemikleri kırılacak derecede zayıftı. Bir iskelete tutunmuş gibi hissettim kendimi. Yaşlı adam benden de gayret alarak çocuğun öteki kolunu kendi boynuna dolamayı başardı. Ben yalnızca dengenin bozulmaması için uğraşıyordum. Birkaç adım sendeledikten sonra kapıya doğru ilerlemeyi başardık. Yaşlı adam;
“Tamam! Sen bırak efendi artık. Şu kilimi getir yeter,” deyince çocuktan elimi çektim. Yerdeki kilimi yuvarlayıp koltuğumun altına aldım. Üçümüz birlikte dışarı çıktık. Dışarıdaki karın göz alıcı beyazlığı ve soğuk hava ile karşılaşan çocuk, birdenbire durdu. Gitmek istemediğini gösteren hareketler yaptı. Yaşlı adam, zorladı çocuğu. Sürükledi. Yeniden yürümeye başladılar. Kapıyı kapatırken seslendim:
“Kilitlemeyecek misin amca?”
“Boş ver, bir şey olmaz. Çekiver gitsin.”
Kamyonetin yanına umduğumdan daha kısa sürede vardık. Veysel bizi görünce inip her iki kapıyı da açtı. Yaklaşır yaklaşmaz:Veysel, onlar senin yanına binsinler. Ben arkada giderim,” dedim.
“Hiç öyle şey olur mu abi! Sen geç direksiyona, arkada ben gideyim.”
“Hayır hayır! Sen devam et, çabuk! Çocuğun durumu kötü.”
Veysel kararlı olduğumu görünce üstelemedi. Adamın çocuğu bindirmesine yardım etti. Ben kucağımdaki kilimle birlikte kasaya atladım. İyice katlayıp üstüne oturdum. Başımı omuzlarımın arasına gömdüm. Ellerimi koltuklarımın altına sıkıştırıp kabanımın kapşonunu da başıma geçirdim. Yolculuğa hazırdım.
Hızlandık. Sırtım gideceğimiz yöne dönük, sağımda solumda birdenbire belirip sonra gittikçe uzaklaşan cisimleri gözlerimle yakalama çabasına kaptırdım kendimi. (ah sevgilim, buralarda yayla suları gibi yalnızım. sana olan özlemim her sabah budanmaktan o denli gürleşti ki, gelsen diyorum, sessizliğime yaslansan, bir heykel gibi dursak gecelerin içinde yüz yüze… yağan karları, yağmurları birlikte seyretsek şu güneşsiz öğle vakitlerinde… aylardır yokluğunla seviştim, işte şimdi gelip soyunsan ve o ekmek kokulu bedeninin kuytusunda ısıtsan beni, ne olurdu! üşüyor işte dudaklarım, üşüyor işte burnum, üşüyor işte yüreğim… her yerde seninle olmak varken, her yerde seni düşünmekle yetinmek ne zor, bunu bir bilsen sevgilim. )

acıktım çok acıktım
tutun başımı kaymasın yana şu kaşığı da güzel tut dede suyumu verin bana yok yok korkma ölmem ben daha ellerimde şerefsiz sinekler var bak gözleri boncuk tarlada çekirgeler tütünümüzü yedi ıslatınbiraz daha dudaklarımı nerdeyim ben dede bu gürültü yapanlar kim beni burada bırakın amca sen de kimsin ne yapmaya geldin ne yemeği ne suyu olmaz olmaz ben gördüm beni burada bırakın ondan kaçılmaz çünkü hepimizi yakalar o kemiklerimizi kırar bak işte cinci hoca da geldi yanı başımda cinlerini gezdiriyor görüyor musun nasıl bakıyorlar şimdi kovacak onlar sizi ispirto içenleri içki içenleri sevmez onlar uyutmuyor bunlar beni allahım elbet sizin de bir celladınız olur kuyunun başında bekleyen kediler var annem nerede versin benim çay kaşığımı susadım çok susadım her yerden sular akmalı gidip gömleğimi bulmam gerek etlerinizi avuçlamalı hayır önce hamamı yıkamalı sonra sizi yıkamalı hepiniz pissiniz bırakın beni seyretmeyi ben yalnız değilim işte meleklerim de geldi bana su verecekler ekmek verecekler uykum da hiç yok zaten bu yabancı adamlar gitsin dede adını biliyor musun sen bunların ne işi var bu kadar insanın ayak ucumda gidin be hepiniz defolun acıktım çok acıktım dün ben sizi gene gördüm hepiniz oradaydınız su da içtiniz yemek de yediniz içinizde oruç tutan yok namaz kılan yok tonlarca günahınız var allahsızlar hepiniz kâfirsiniz hepsini söyleyeceğim bütün yemeklerimi yediniz benim sularımı içtiniz susadım çok susadım acıktım çok acıktım

Köye epeyce yaklaşmıştık ki, Veysel birdenbire frene basıp aracı durdurdu. Kapıyı açıp kendini yola attı. İrkildim. Daha ne olduğunu sormama fırsat bırakmadan bağırmaya başladı:
“Abi, manyak bu adam yahu! Gel de şunu bir dinle Allah aşkına!”
“Hayrola, ne oldu?”Bu kez cevap vermedi. Çok kızgın olduğu her halinden belliydi. Yeniden arabaya binip kapıyı kapattı. Sigarasını yaktı, beklemeye başladı. Kasadan atladım. Yaşlı adamın olduğu taraftaki cama gidip içeriye baktım. Adam sessizce oturuyor, çocuk ise mırıldanmayı sürdürüyordu.
“Ne oldu?” dedim bir kez daha.
Veysel yaşlı adama döndü:
“Hadi anlatsana!”
“Anlattım ya. Sen anlat.”
Veysel:
“Yahu abi, biz bu çocuğu diri diri gömmeye götürüyormuşuz da haberimiz yokmuş, iyi mi? Bu vicdansız var ya, bu vicdansız…”
Elimle karışma der gibilerden bir işaret yaptım. Yaşlı adama diktim gözlerimi. O ne demek istediğimi hemen anladı:
“Bak oğlum,” dedi. “Bu çocuğu üç dört ay kadar önce cinler çarptı. Babası sizlere ömür. Anasıyla benden başka kimsesi yok. Bir gece içinde aldı verdi; aklı başından uçtu garibin. Her geçen gün daha kötüye gidiyor. Hocalara falan götürdük, muskalar yazdırdık, hiçbiri fayda etmedi…”
Veysel bir kez daha atıldı:
“Hay senin de, hocalarının da…” deyip okkalı bir küfür savurdu. Ama adam hiç oralı olmadı. Kaldığı yerden sözlerini sürdürdü:
“Tam on gündür kursağına ne bir dilim ekmek, ne de bir yudum su girdi. Elimiz kolumuz bağlı kaldık. Ne yapacağımızı bilemedik. Çaresiziz. Allah’tan umut kesilmez ama, günleri sayılı gibi geliyor bana.Hep böyle kendi kendine mırıldanıyor, kimseyle konuşmuyor, soru soruyorsun cevap vermiyor, geceleri doğru dürüst uyumuyor. İşte hali ortada. Ayakta duracak dermanı yok. Ne yapayım, düşündüm taşındım, takdir Allah’tan; nasıl olsa ölecek, eğer benim evde ölürse bu karda kışta cenazesi yollarda rezil olacak, iyisi mi onu köydeki öbür kızımın evine götüreyim de, bari orda son nefesini versin dedim. Bu yüzden önünüze indim, sizi yolunuzdan ettim. Fena mı yaptım bey?”
Sustu.
“Artık bundan sonrası sana bağlı; ister götür, istersen arabadan aşağı at,” der gibilerden bir sessizliğe büründü. Çocuğa baktım, hiç bir şeyden habersiz, uzaklarda bir yerlere dalıp gitmişti.
“Doktora götürmedin mi hiç?”
“Doktor ne yapsın beyim? Ağrısı yok, sızısı yok. Bakma sen şimdi biraz zayıfladı. Önceleri turp gibiydi yani.”
“Anladım.”
Başımı arabanın içine doğru uzattım:
“Dön geri Veysel,” dedim. “Doktora gidiyoruz.”
“Sağlık ocağına mı abi?”
“Hayır! Hastaneye.”
Yaşlı adam karşı çıkmadı nedense. Oysa ben bir şeyler demesini bekliyordum. Başını önüne eğip düşünmeye başladı, o kadar.
Yeniden kasaya çıktım. Veysel ağır ağır dönüş yaparken ben arka camdan onları izliyordum. Yaşlı adam Veysel’e bir şeyler söyledi. Veysel, “konuşma!” gibisinden elini sallayınca sesini kesti. Torununa döndü.Saçlarını okşamaya başladı. Yola koyulduk yeniden, ama bu kez geriye doğru.
Bir kez daha dizlerimin üstüne kapandım. Canım sıkılmıştı. Çocuğun hiç tedavi yapılmadan ölüme götürülüyor olması, bin yıl düşünsem aklımın ucundan bile geçmezdi. Veysel’in sert tavırlarına ilk kez hak verdim. Kulaklarımda yalnızca motorun gürültüsü ve rüzgârın ıslığı vardı. Neden sonra başımı kaldırıp çevreye göz attım. Her yer alabildiğine bembeyazdı. ( ah sevgilim, buralarda çoktandır her yer bembeyaz! ama öylesine de karanlık ki… işte ben bu bembeyaz karanlıkta bir başıma ve sensizim.)

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Reklam verin destek olun

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <