BEBEK ( ÖYKÜ Mehmet ATİLLA )
Kapıda zil sesi… Yaşlı bir kadın yalnızlığının ürkütülmesinden rahatsız. Uyukladığı divandan ağır ağır doğruluyor. Dizlerinde onca ağrı… Eşyalara tutunarak kapıya yöneliyor. Gözetleme deliğinden bakacakken vazgeçiyor, merdivenlerin ışığı yanmıyor çünkü. İkinci kez basılıyor zile. Yüreği bir daha geliyor ağzına. Mutfağa geçiyor telaşla, oradan da balkona… Aşağıya bakıyor. Kent ışıklar içinde.
“Kim o?”
Ayak sesi. Bir adam beliriyor yarı karanlığın içinde. Apartmanın giriş kapısından uzaklaşıyor geri geri giderek. Sokağın karşı kıyısına bıraktığı arabaya doğru yürüyor. Yaşlı kadın, arabanın tepesindeki ışıklı tabelâyı fark ediyor bu sırada: “taksi”… Dikiş makinesi gibi çalışmakta olan motorun sesi kulağına doluyor bir yandan..
“Gürcan’ın annesi sen misin teyze?”
“Evet.”
“Açar mısın kapıyı?”
Heyecanlanıyor iyice. Ne oldu ki Gürcan’a? Öldü mü yoksa? Ölüm haberleri böyle verilir zaten. Bunu bilecek kadar ustası yaşamanın… Olmadık bir saatte yabancı biri gelir, dayanır kapıya. Yüzü allak bullak… Hırıltılı bir sesle sorar:Gürcan’ın evi burası mı?”
“Evet.”
“Size kötü bir haberim var da…”
Konuşmaların gerisi anımsanmaz artık. Yalnızca anılardır o andan sonra yaşama egemen olan.
“Hayrola?” diyor yaşlı kadın.
“Hayırdır. Sana Gürcan’dan selâm getirdim. Bir de emaneti var. Kapıyı aç da teslim edeyim.”
Adamın ses tonunu beğenmiyor kadın. Televizyonda izledikleri, gazetelerde gördükleri ve eşten dosttan duydukları temkinli olmasına yetiyor da artıyor bile. Böyle yapanlar çok. Bir numara uydurup kapıyı açtırıyorlar, içerde ne var ne yok götürdükleri yetmiyormuş gibi, bir de üstüne üstlük…
“Tövbe tövbe, neler geçiriyorum aklımdan.”
Bir kez daha kolaçan ediyor çevreyi. Kimsecikler yok ortalıkta. Oysa vakit erken daha. Kış günü işte; ne olacak, el ayak çekilmiş…
“Kendisi nerde? Neden gelmedi ki?”
“Nerde olacak teyze, Antalya’da. Sen kapıyı aç, yukarıda konuşalım.”
Yüreğine biraz daha su serpiliyor kadının. Adam, en azından Gürcan’ın yaşadığı yeri biliyor. Bu bile yeterli kapıyı açması için. Gidip isteksiz de olsa düğmeye uzanıyor.
Dairenin kapısını da açıyor yaşlı kadın. Tedirgin… Yukarı çıkan adam da öyle… Birbirlerine ne diyeceklerini bilemiyorlar bir an. Ama ikisinden biri konuşmalı:Merhaba teyze,” diyor adam.
Gözleri kan çanağı, kıpkırmızı. Saçları birbirine karışmış, sakalı en az üç günlük. Deri kabanının altına balıkçı yaka bir kazak giymiş, değişik bir gülümseyişi var.
“Merhaba oğlum,” diyor yaşlı kadın.
Daha fazla konuşup konuşmamakta kararsız.
“Ben içeri girmeyeyim,” diyor öteki. Elindeki sepeti yavaşça bırakıyor kapının önüne, sonra da kucağındaki bohçayı uzatıyor.
“Ne bu?”
“Gürcan gönderdi teyze. Sana çok selâmı var. Anneme teslim et, dön dedi bana.”
Yaşlı kadın burnuna yaklaşan bohçadaki o değişik kokuyu fark ediyor hemen. Sepete kayıyor bakışları aynı anda. Pırıl pırıl parlayan kumaşların aralığından önce saçlarını görünüyor bebeğin, sonra da ellerini… Uyuyor zavallı, her şeyden habersiz.
“Torununu getirdim sana!” diyor adam.
Yaşlı kadın bütün seslere kapalı artık. Adamın kucağındaki örtüyü biraz daha aralıyor. Alt dudağını emerek uyuduğunu görüyor bebeğin.
“Gürcan bugün-yarın arayacak seni. Anlatacak olan biteni. Bu sende kalacakmış biraz.”
Kadının heyecandan dili damağına yapışıyor. Oğluyla on gün önce telefonda yaptığı konuşma geliyor aklına:
“Anne, Cem’i sana bırakalım biraz. İkimiz de iş bulduk. Fakat hiç zamanımız yok, inan ki.. Bakamıyoruz zavallıya. Bir bakıcı buluncaya kadar sende kalsın, ne olur!”Olmaz öyle şey. Ben hasta bir kadınım oğlum. Kendime bakamıyorum, bebeğe nasıl bakacağım? Millet nasıl yapıyorsa siz de öyle yapın. Beni karıştırmayın bu işe.”
“Anne, bu kadar insafsız olma yahu. Bakıcıya verecek para mı var bizde? Kendimizi biraz toparlayalım, alırız çocuğu. Şöyle beş- altı ay idare etsen ne var? Hadi üzme beni.”
“Hayır. Sen üç yıldır arayıp sordun mu beni? İzini yolunu bilen yok. Sonra bir gün ortaya ben evlendim diye çıkıyorsun. Onun da ne kadar doğru olduğu belli değil. Şimdi de bebeğim oldu diye haber veriyorsun. Böyle mi olur bu işler? Utanmadan çocuğu benim başıma atacaksınız ha! Sizin karşınızda enayi yok, tamam mı? Ne haliniz varsa görün.”
“Anne, bir dakika be. Sandığın gibi değil bu işler. Azıcık dinle beni.”
“Kesinlikle dinlemiyorum. Sen akıllanmayacaksın oğlum. Bıktım senden. Yüzünü bile görmek istemiyorum. Adam olmaya niyetin yok senin. Başımın belâsı!”
“Anne! Anne!”
Telefonu yüzüne kapatışını anımsıyor. Sonra da dinlenip dinlenip ağlayışını. Ama bak, sonunda yaptı yapacağını gene. Bir oldu bittiye getirmek istiyor belli ki. Bu zavallı bebeği ne yapsın şimdi? Geriye mi göndersin, yoksa adamın kucağından alıp bağrına mı bassın?
“Nasıl da güzel uyuyor,” diye geçiriyor içinden.
Başını kaldırıp bakıyor adama:
“Kendisi niye gelmedi?”Teyzecim benden duymuş olma, ama Gürcan’ı içeriye aldılar üç gün önce. Ne zaman çıkacağını da Allah bilir. Belki üç ay, belki altı ay… Karısı ise, düşman başına. Çocuğa bakacak biri değil. O yüzden rica etti bana. Eski arkadaşımdır kendisi. Al bu çocuğu, anneme götür dedi. Kıramadım ben de… Biliyorum biraz ayıp oldu, fakat sen bizim büyüğümüzsün, kusurumuza bakma.”
“O karısı olacak şırfıntı niye bakamıyormuş?”
“Ah teyzem ah! Başka bir şey demeyeyim ben artık. Gerisini sen anla.”
Yaşlı kadının gözleri yeniden bebeğe kayıyor. Yüzü açıkta şimdi. En az dört aylık var, öyle görünüyor. Hangi dönemeçte olduğunun farkında bile değil. İçinden ılık bir şeyler akmaya başlıyor kadının. Gençliği geliyor aklına. Gürcan’ın bebekliği, aslan gibi kocası… Yaşam işte. Nerden nereye… Şimdi ne o aslan gibi adam var yanında, ne de güzel gözlü bebeği… Her şey yalan, her şey boş.
Sepete uzanıyor yavaşça. Bir bebeğin nasıl tutulacağını unutmuş çoktan. Kırılacak bir eşya gibi dikkatle kavrıyor. Ağır ağır yürüyor divana doğru. Usulca bırakıyor kendini. Sepeti de yanı başına… Yeni bir kararsızlık yaşamaya başlıyor. Adamı çağırsa mı içeriye, yoksa?
“Hadi teyze, ben gideyim artık. Benim görevim buraya kadar. Bebek sana emanet.”
Üstelemiyor. Sıradan cümlelerle uğurluyor taksiciyi. Balkona çıkıp arkasından bakıyor. Hatta el bile sallıyor kendini tutamayıp. Sonra bebeğe bakıp gülümsüyor. Değişiyor birden. Oğluna olan kızgınlığı, bebeğe olan acıma duygusuyla yer değiştiriyor. Ayaklarının ağrısıazalıyor, karşısına geçip bebeği seyrediyor uzun uzun. Oğluna benzer bir yan bulamıyor, ama bebeğin görünüşünden yola çıkarak annesini canlandırmaya çalışıyor gözünde. Gülümsüyor belli belirsiz.
“Gelinimi göremeden torunumu gördüm. Şu Allah’ın işine bak,” diyor.
Ayağa fırlıyor sonra. Bebeği kaptığı gibi alttaki komşuya iniyor. Saatin kaç olduğu umurunda değil. Paylaşacak olanları. Sabahı bekleyecek sabrı yok.
Taksicinin dediği gibi üç gün sonra arıyor Gürcan. Binlerce özür, bir sürü yakarma… Bir yanlış anlaşılmaya kurban gitmiş de, içerde fazla kalmayacakmış da, çıkar çıkmaz gelip bebeği alacakmış da, onun hakkını dünyada ödeyemezmiş de… Bir sürü palavra. Bu kaçıncı artık?
Kadın gün geçtikçe alışıyor bebeğe. Bu arada eski becerisini de kazanıyor yavaş yavaş. Konu komşunun katkısı ise yabana atılır gibi değil. Herkes bir ucundan tutuyor. Apartmandaki genç kızlar nerdeyse kimseye bırakmayacaklar. Bebeğin geliş öyküsü de ilgisini çekiyor insanların. Bir başka iştahla sarılıyorlar bu yüzden.
Aradan aylar geçiyor. Yaşlı kadın öylesine bütünleşiyor ki bebekle, kimi zaman oğlunun gelmesini bile istemiyor. İlk adımları attıran o çünkü, ilk sözcükleri öğreten de… Sağlığı biraz daha iyi olsa kimseye vermeyecek, ama bazı günler korkuyor gözü.
“Biraz daha büyüyüp ele avuca sığmaz olunca bakamam ben buna,” diyor.
Neyse ki, bu kez hesabı tutuyor Gürcan’ın. Birkaç ay sapma ilecezasını tamamlayıp çıkıyor hapishaneden. Soluğu annesinin yanında alıyor hemen. Fakat yine yalnız.
“Hani karın nerde?
“Onun işi bitti,” diyor Gürcan.
“Nasıl yani?”
“Almanya’da mıymış neymiş.”
“Boşandınız yani.”
“Evlenmemiştik ki.”
Daha fazla üstüne gitmiyor oğlunun. Ve o anda da kararını veriyor, bebeği vermeyecek ona. Bahanesi hazır nasılsa şimdi. Gerçi Gürcan’ın konuşmalarından böyle bir şeye onun da niyetinin olmadığı anlaşılıyor, ama olsun. Bu kez adamakıllı savaşacak.
Hemen ertesi gün dönüyor Gürcan Antalya’ya.Günler ağdalı ve yapışkan… İnsanın derisini sıyırarak kaçıp gidiyorlar gibi. Gidişinin haftasında arıyor annesini. Fakat nedense sesi tanınmayacak denli kötü. Ağlamayı yeni kesmiş çocuklara benziyor. Çatallı ve boğuk.
“Anne, yarım saat önce buldum onu,” diyor.
“Kimi? Karını mı?”
“Hayır. Bebeği getiren taksiciyi.”
Yaşlı kadın soluğunu tutuyor. Kalbi durdu duracak:
“Dinliyor musun anne?” diyor Gürcan.
“Dinliyorum oğlum. Ama bir şey anlamadım.”
“Sana kötü bir haberim var anne.”
“Ne gibi?”
“Onun getirdiği çocuk Cem değilmiş.”Küle dönüşüyor yaşlı kadın. Her yeri grileşiyor birdenbire.
“Nasıl yani?” diyebiliyor yalnızca.
“Meğer onun da bir çocuğu olmuş başka bir kadından. Bizim çocuk yerine kendininkini getirmiş sana.”
Düşmeden önce sormak istiyor yaşlı kadın. Dizlerindeki derman kesildi kesilecek:
“Peki seninki?”
Ağlamaya başlıyor Gürcan:
“Bir cami avlusuna bırakmış anne. Sonrasını bilmiyor.”
Çöküyor kadın olduğu yere. Telefonu unutuyor, tüm yaşadıklarını da… Geride kalan anlamsız bir tortu şimdi. Başını koltuğa yaslayıp çocuklar gibi ağlıyor.
Yarım saat kadar sonra bir daha çalıyor telefon.
“İyi misin anne?” diyor Gürcan.
“Nasıl iyi olayım oğlum,” diyor kadın.
Tükenmiş artık, kurumuş… Çürümeye başlayan dilinin son çabasıyla soruyor:
“Nerde o pislik şimdi?”
“Bilmiyorum. Hastaneye kaldırmışlardır herhalde. Ya yaşar, ya yaşamaz.”
“Gürcan!”
“Hoşça kal anne. Kaçabildiğim kadar kaçacağım. Beni affet.”
Kapanıyor telefon. Yaşlı kadının gözleri bir daha kararıyor. Oturmak istiyor, fakat buna bile zamanı yok artık. Olduğu yere yığılıyor.Bebek izliyor yattığı yerden bu düşüşü. Ne var ki elinden gelen bir şey yok şimdilik onun da.
Adını kimse bilmiyor.
Yazı Bilgileri
- 20 Nisan 2007
- Uzun hikaye
- Yorumlayın
- 1290 Kelime







