Her şey bir yol yitimiyle başladı.
Altımızda kara bir yılan gibi uzanıp bir yandan da gecenin derinliğine doğru ilerleyen o upuzun şerit, gözlerimin önünden bir anda silinince ne yapacağımı şaşırdım. Sanki yolu değil de yaşamı ikiye bölen bembeyaz çizgileri; sağa sola dizilmiş kırmızılı yeşilli kilometre taşlarını tuhaf bir telaşla aradım. Ama bulamadım hiçbirini. Bu sırada farların ışığı da sürekli yön değiştirmeye başlamıştı. Bir görünüp bir kaybolan ağaçların tepesini aydınlatıyorlardı ikide bir; yol gösterici fenerinin değişken ışığı gibi… Bütün ağaçlar birer yaprak yığınına dönüşmüşlerdi ve ben onların yalnızca üst dallarını görebiliyordum artık. Yeşille siyahın birbirine yakışmayan bu birlikteliği ürküttü beni. Her şey hızla biçim değiştirmeye başladı. Korktum. Çok korktum. Sarsıntılardan oluşan bir dünyanın içine düşmüştük. Daha önce hiç çıkmadığımız, acemisi olduğumuz bir yolculuğa çıkmak üzereydik hep birlikte… Bunu anladım.
Önce karım bağırdı. Ardından da çocukların sesi doluştu saçlarımın arasına. Direksiyonu hızla çevirdim. Boşa döndü, yani boşluğa… Sesler daha da çoğaldı. Patlayan camlar, kırılan lambalar ve yoğrulan metal yüzeyler, art arda yankılanmaya başladı gecenin içinde.Başım iki üç yere birden çarptı. Bir uğultu, içinden çıkılmaz bir dalgalanma kapladı benliğimi…
Bir ara kendi sesimi duyar gibi oldum. Hiçbir şeye benzemeyen sesimi… Çok geçmeden de kollarımın benden uzaklaşmakta oldukları duygusuna kapıldım. Tutunmak istediğim onca dal, ellerimin arasından kayıp gidiyordu sanki. Döndüm. Döndük! Arabanın içinde hepimiz döndük. Karımın ve çocuklarımın bağırmaları da döndü benimle birlikte. İlk taklayı böyle attık. Cam kırıkları, bir arı sürüsü gibi doluştu yüzüme. Kondukları her noktaya irili ufaklı acılar bırakarak öyle ustalıkla saplandılar ki döküldüm oracığa. O ana değin az da olsa bir umut vardı içimde. Boşalmakta olan bu örselenmiş zembereğin biraz sonra duracağını, bir noktaya gelip dayanacağını ve işte o noktadan güç alarak yeniden ayağa kalkacağımızı düşünüyordum. Fakat olmadı. Seslerin küçük patlamalara dönüşmeye başladığı sırada, yana doğru devrildim. Bir çözülmeydi bu. Bedenimi yaşama bağlayan zincirlerin titreyerek koptuğunu, sızılar denizine uzanan bir uçurumdan aşağıya doğru süzülmekte olduğumu fark ettim.
Bu kargaşada çocuklarımdan biri üstüme düştü. Acaba hangisiydi? Ayıramadım diğerinden. Utandım. Hem kendimden, hem de ondan; o üstüme düşenden… Oysa kırılan bir dalın çığlığına benziyordu sesi. Öylesine kısacık ve öylesine taze… Gözlerim kendiliğinden kapandı. Açtığımda bütün sarsıntılar bitmiş, üzerimdeki ağırlık da kalkmıştı. Ancak o zaman kocaman bir soluk alabildim. Arabanın içini bir sessizlik kaplamıştı. Yapayalnız bir sessizlik! Karıma dokunmak istedim. Yoktu yanımda. Yavaşça kaldırdım elimi. Boşluğu geçtim.Atabileceğim en uzak noktaya fırlattım parmaklarımı. Uçuştular bir süre oralarda. Ama hiçbir noktaya ulaşamadan geri döndüler. Güçsüzdüler. Havada öyle uzun süre gezinecek halleri yoktu. Buruşuk bir kâğıt parçası gibi gelip gövdemin kuytusuna yerleştiler. Bir sığınmaydı bu da. Yeniden denedim. Bir yerlere dokunabilmeyi çok istiyordum çünkü. Gene olmadı. İçimde bir sarnıç serinliği oluştu. Tuhaf bir yumuşaklık gelip oturdu bağrıma. Sonsuzluğa uzanan bir ormanın kapısına yaklaşıyor gibiydim. Doğrusu böyle bir durumda umarsızlığı yaşamamak olası değildi. Kapıldım o yılgınlığa. Aynı anda da farklı bir koku dayandı burnuma. Şimdiye değin hiç duymadığım bir koku… Bir kum serpintisi gibi… Acıyla karışık gelip ağzıma, burnuma ve göz kapaklarıma doldu. Yapışkan yaptı bedenimi. Ne karımın, ne de çocuklarımın sesini duyabiliyordum artık. Yoksa benden uzak yerlere savrulmuşlardı da, bir tek ben mi kalmıştım arabanın içinde? Yarım yarım düşündüm bunu da. Tamlığımın ayarı bozulmuştu çünkü.
Bu bozulmada elbette yalnız değildim. Her birimiz; sallanan, kırılan, titreyen ya da bozulan bir oyuncak gibi, bir köşede yatıyor olmalıydık. Kırılgan bir hareketsizliğe saplanmış olsak bile, bir yandan da bu ortamdan hızla uzaklaşmaya başladığımızın farkındaydım. Bu bir çelişkiydi ve bence bu çelişkinin kendine özgü bir sesi olmalıydı. Duymak istediğim, aradığım ses oydu işte. Yaşadığımızın kanıtı olan ses! Saçmasapan bir uçurumun dudakları arasında, çabucak kayıp gidenlerden olmamızı istemiyordum çünkü. Ağlamaya başladım sessizce. Bir aynaydım o anda, her geçen dakika yüzü biraz dahakararan… Ve ben buna direniyordum. Göz kamaştıran bir ırmağın kenarında durmuş, karşıya atlamak için atının kararını bekleyen bir savaşçı gibiydim. Ne kadar bekleyeceğini bilmeyen… Kafamın içinde, bir açılıp bir kapanan makasın gıcırtıları büyümeye başlamıştı. Korkuyordum. Hiçbir sesi duyamamak çıldırtıcı bir yosun gibi sarıyordu beynimi. Konuşacak durumda değildim. Bu yüzden böylesi bir çabaya yeltenmedim hiç. Sözcüklerin birer ikişer kucağıma döküleceğini ve arkalarında tuhaf bir karmaşa bırakarak uzaklaşacaklarını adım gibi biliyordum. Lambaya çarpan böcekler gibi içimde dolanmalarını ve anlamsız bir kısır döngünün sarmalına savrulmalarını da gereksiz buluyordum doğrusu. Az önce hiçbir yere ulaştıramadığım elim, yüreğimdeki şalteri indirmek için göğsüme uzanmaktaydı şimdi sık sık. Her ne kadar ölümü aklımdan silmeye çalışsam da, sanki böylesi bir soğukluğu yaşamaya hazırlanıyordu bütün organlarım. Ve ben onların bu isteklerinin önüne geçip geçemeyeceğimi bilmiyordum.
Başımı geriye doğru hafifçe yatırdım. Belki de kendiliğinden düştü de ben bilmiyorum. Bu düşüş sırasında bir an, gözlerimin aralandığını fark ettim. Yıldızların fersiz ışıklarıyla boğuşmakta olan gecenin bulanık karanlığında karımı görebildim. Az ötede iki büklüm yatıyordu. Yüzünü nasılsa bana doğru çevirmişti ve o minik aralıkta, saçlarının dibinden yanaklarına doğru ince bir çizginin inmiş olduğunu fark ettim. Dudakları ise eğri bir hüzünle sarkmışlardı. Yüzüne bakmaya doyamayan gözlerim yeniden kapandı. Karanlıklarım çoğaldı. Belleğimin derinliklerinden kopup gelen binlerce anının, benioyalamak için yola çıktıklarını biliyordum. Ama bu anılar öylesine düzensiz bir şekilde toplanmaya başlamışlardı ki, kendi aralarında çarpışıp kavgalar çıkararak yeni bir bellek oluşturmaya çalışır gibiydiler. Oysa benim böyle bir belleğe ayıracak zamanım yoktu artık. Daralmıştım. Soluk alıp vermekte zorlanıyordum. Son bir çabayla doğrulmak ve beni affedin diye fısıldamak istedim. Karıma ve çocuklarıma… Bunu yapabilmek için, derin bir iç çekmem gerekiyordu. Kendimi zorladım ve hiç olmazsa bunu başarabildim. İçime dolan hava, bütün yüzeylerimi tıraşlayarak yaktı geçti. Tabanlarımda toplanıp, orada bir ateş topu oluşturdu. Alevlerin ikide bir yükselip alçaldığı kıdemli bir bataklık yangınının derinliklerine doğru çekildiğimi hissettim. Belki de ilk kez o zaman, bu yörüngeden kendimi asla kurtaramayacağımı anladım. Son bir çabayla bedenimi bu çekim kuvvetinin dışına atmak istedimse de olmadı. Görünmez bir el, beni yaşama bağlayan ana kabloyu kesti. Ve oracıkta öldüm.

Bütün anlattıkları doğru.

Kocam, gerçekten böyle öldü. Ölümünü buzlu bir camın ardından izler gibi izledim. Gözlerim yarı açıktı. Baygın mıydım, değil miydim bilmiyorum. Bildiğim tek şey; bana son kez gözyaşları içinde baktığında, ne gariptir ki ben de ona benzemek ve bu benzeyişin eşliğinde ağlamak istedim. Ama gücüm öylesine azalmıştı ki, kumsala bırakılmış zavallı bir sandal gibi kendi kendime mırıldanmaktan başka elimden bir şey gelmedi. Ağlamamak için attığım bütün adımlar yarımkaldı. Yine de yavaşça seslendim ona. Adını heceledim. Duymadı. Sonra güçlükle geriye döndüm. Çocuklarıma baktım. Büyük oğlumla göz göze geldik. Ağlıyordu. Karanlıkta parlayan gözleri, bir su birikintisi gibi yansıtıyordu yıldızların ışığını. Baktığımı görünce, uğultu gibi yükselen bir sesle anne dediğini duydum. Ağzı barut kokuyordu sanki. İyi misin dedim yavaşça. Başını salladı. Bir daha göz göze geldik. O anda içimde bir fıskiye patladı. Bedenimin bütün boşluklarına bu fıskiyeden saçılan kanların doluşmakta olduğunu anladım. Kırmızı bir acı eşlik ediyordu bakışlarıma. Küçük oğlum ise ortalıkta yoktu. Görünmüyordu. Kardeşin nerede dedim ötekine. Bilmiyorum, dedi. Yanında yok mu? Yok! Öldü mü yoksa? Bu kez yanıt vermedi. Ağlamayı kesti. Çevresine göz gezdirmekte olduğunu anladım suskunluğundan. Belli ki karanlığa iyice alışmıştı gözleri. Benimse her tarafım acıyordu. Bekledim. Kocama baktım. Cılız bir ışık vuruyordu yüzüne. Bu ışıktan anladığım kadarıyla yüzünün çevresinde bir buğu oluşmaya başlamıştı. Ne çabuk eskimeye başladı diye geçirdim içimden. Sonra da kendime kızdım. Ölümündeki gerçekliği bu denli kolay kabullendiğim ve ayrıntılarla uğraşmaya başladığım için…
Bu kızgınlık oğlumun sesini duyuncaya değin sürdü. Anne, kardeşim yok arabanın içinde, diye bir fısıltı duyunca; üç ya da dört kez titredim. Ayakkabılarımın içine bir sıvı dolmaya başladı. Ve ben bu sıvının nereden geldiğini bilebilecek durumda değildim artık. Bütün derilerim, üzerine tutkal dökülmüş gibi gerilip büzülüyordu. Soluğumun hızı azalıyordu gittikçe. Güçsüzleşiyor, sık sık teklemeye başlayan organlarımın vuruntularını duyuyordum. Geçen zamanınhızını ölçemiyordum bir türlü. Algıladığım olayların süresini belirlemekte de zorlanıyordum. Kimi zaman uzun bir uykudan uyanmış gibi hissediyordum kendimi, kimi zaman ise hiç uyumamış… Arkama dönmeye yetecek gücüm kalmamıştı. Bu yüzden küçük oğlumun nerede olduğunu araştıramıyordum. Oysa onu ne çok özlemiştim! Üşümeye başladım. İçime kocaman bir buz parçası gelip oturdu. Ne tuhaf; dilim sık sık kuruyup kalınlaşıyor, bir çakıl taşı gibi hem kayganlığını koruyup, hem de sert kalmayı beceriyordu. Büyük oğlumun ağlamaları geliyordu arkadan. Belki de hiç susmamıştı. Kısa aralıklarla kendimden mi geçiyordum yoksa? Anne diye seslendi. Yanıt vermek istedim, veremedim. Birkaç kez daha bağırdı. Gene başaramadım karşılık vermeyi. Umudunu kesince daha çok ağlamaya başladı. Oysa ben duyuyordum onu. Dediklerini anlıyordum. Fakat sesim çıkmıyordu. Ağzımı açıp kapatıyordum, o kadar. Kolumun havalanmakta olduğunu gördüm. Kim kaldırmıştı onu havaya? Şaşırdım. Yarı açık gözlerle sağa sola bakındım. Kimsecikler yoktu. Kolum kendi kendine yükseliyordu. Çok sevindim. Bu kadarcık bir gücümün olması bile cesaret verdi bana. Hiç olmazsa yaşadığımı gösterebilecektim oğluma. Beklediğim gibi de oldu. Karanlığın onca engeline karşın, oğlum elimi fark etti. Ağlamayı bıraktı. Anne dedi; anne, kardeşim burada! Yaşıyor! Dikkat kesildim. Yaşıyor mu dedi? Yoksa bana mı öyle geldi? İçim içime sığmıyordu. Nasılsa oğlum anladı ağzından çıkan sözcükleri yeniden aralamak istediğimi. Korkma anne dedi. Kardeşim yaşıyor. Oğlum bana korkma diyordu, oğlum beni korumaya çalışıyordu; Tanrım, bu ne büyük hazdı böyle giderayakyaşadığım! İçimde bir anahtar döndü ve açıldı kilidim. Kolum yanıma düşüverdi birdenbire… O zaman anladım ki, artık iyice incelmiş ipliğim. Doyasıya ağlamanın zamanıydı. Hem küçük oğlum yaşadığı için; hem de rengim gittikçe küle dönüşmekte olduğu için… Gözyaşlarımın hakkını vererek… Kendime özgü bir tutulmanın gölgesindeydim artık. Bedenim yaşamla ölümün arasına sıkışmış ve orada kararmaya başlamıştı. Bu kararmanın ne kadar süreceğini tahmin bile edemiyordum. Geceyi gündüze, yaşamı ölüme bağlayan eğri bir köprünün üzerinde durmaya çalışıyor, sendeleyip aşağıya düşmemek için kendimce çaba harcıyordum. Sonra birdenbire gözümün önünde değişik yüzler belirdi. Tanıdığım, tanımadığım insan yüzleri… Hızla gelip geçiyorlardı önümden. Bir trene binmişçesine el sallayıp uzaklaşıyorlardı. Ben ise onlara karşılık veremiyordum. Aldığım her soluk, bu dünyanın elime tutuşturduğu son armağandı sanki. Ve bu armağanların tükendiği anda bitecekti her şey. Bundan kuşku duymuyordum. Belki bir saat sonra, belki de sabaha doğru… Bilmiyordum.

Bütün anlattıkları doğru.

Şafak sökmeye başlamışken; o güzel annem, bir merdivenden iner gibi dura dura uzaklaştı bizden. Ortalık ağarınca da ömrünün sayfalarını baştan sona büyük bir hızla çevirdi ve bir anda yabancılaştı. Ön koltukta tanımadığım birisiymiş gibi yatmaya başladı. Sık sık bakıyordum ona. Korkarak… Her an dönecekmiş gibi, dönüp degülümseyecekmiş gibi, gülümseyip de yeniden kendisine dönüşecekmiş gibi… Sabaha doğru benim de gücüm iyice azalmaya başladı. Binlerce karıncanın ortasında otururcasına huzursuzluğa sürüklendim. Yorgundum. Bütün gece hem ağlamış, hem de sonradan yanıma gelmeyi başaran kardeşimi karayoluna çıkması için ikna etmeye çalışmıştım. Sıkıştığım yerde kıpırdamam olası değildi ve yanımda minik bir adam gibi bekleyen kardeşimden yardım istemekten başka çıkış yolum yoktu. Çünkü o, kaza sırasında her nasılsa dışarı fırlamıştı. Attığımız taklalar bittiğinde yanımızda değildi. Annem sorduğunda da yoktu. Çok sonra cama vururken gördüm onu. Bütün kapılar kapalıydı ve kardeşim, bu dünyada geçirdiği beş yılın acemiliğiyle açmakta zorlanıyordu onları. Hemen anneme haber verdim. Sonra da tutamağın altındaki düğmeye nasıl basması gerektiğini anlattım uzun uzun. Ne var ki kardeşim, kapıyı açmayı bir türlü beceremiyordu. Yüzünü cama dayamıştı ve tanımadığım bir çocuk gibi bakıyordu oradan. Kendimi toparladım. Bağırdım ona. Aç kapıyı dedim. Düğmeye bir kez daha yüklendi. Epeyce de zorladı. Fakat açamadı. Parmaklarının gücü yetmiyordu. Bas dedim, kuvvetli bas! Dediğimi yaptı. Gene olmadı. Bulunduğum yerden ben uzanmaya çalıştım. Kolum yetişmedi. Çıldıracak gibi oldum. Başka bir yöntem bulmalıydım. Annemle babamın inlemelerinin kesildiği bir zaman dilimini yaşamaya başlamıştık. Bir bağbozumu oluşmuştu içeride. Yoğun bir sessizlik damlıyordu gecenin havuzuna. Kan kokusunu ilk kez o zaman duydum. Kendimi yokladım. Korkuyla ellerimi yüzümde, saçlarımın arasında gezdirdim. Kupkuru döndüler geriye. Sızlayan bir yerim deyoktu. Öyleyse annemle babamdan yükselen bir kokuydu bu. İçim kalktı. Ağlamakla kusmak arasında bir istek çöreklendi boğazımda. Üst üste birkaç kez yutkunarak geçiştirdim bunu da. Kardeşim cama vurmaya başladı gene. Kapının kolunu gösterdim. Nasıl açması gerektiğini anlattım yeniden. Olmuyordu. Üşüyor musun dedim. Ağlaması arttı. Kemiklerimi kırarcasına zorladım kendimi. Değişen bir şey yoktu. Bulunduğum yerden çıkacak durumda değildim. Arabanın içinde, önümde oturan iki durgun bedene baktım uzun uzun. Yavaşça annemin başına dokundum, yani saçlarına… Yumuşacıktı. Bir an için kıpırdadı gibi geldi bana. Ürperdim. Çektim elimi. Sonra dayanamayıp bir daha dokundum. Yüzünü görmeye çalıştım. Olmadı. Kuvvetlice okşadım. Başı, dalından düşen bir meyve gibi ansızın öne doğru devrildi ve öylece kaldı. Şimdi yalnızca ensesini görebiliyordum. Yıldızların izin verdiği kadar… Babam daha ötedeydi ve yüzü zor seçiliyordu. Uzaklaşan bir gemi gibi gittikçe azalıyordu belirginliği. Onu bir daha göremeyeceğimi biliyordum. Ve de özleyeceğimi…
Dakikalar arka arkaya yuvarlandıkça, olan biteni daha iyi anımsamaya başlamıştım. Annemin, babamın elindeki kadehi almaya çalışması geldi gözümün önüne. Ve babamın buna karşı çıkışı… Gideceğimiz yol ne ki; alt tarafı on kilometrelik bir şey, ben oraya gözü kapalı giderim deyişi…
Sözünü tutmanın bir başka türüydü belki de bu gidiş. Oysa zavallı annem yalvarmayı ne çok sürdürmüştü; başına gelecekleri bilircesine. Bu yüzden şimdi ona daha çok acıyor; arkasından baktıkça haykırmak, ağlamak, yerimden fırlamak, kucağıma alıp uzaklara götürmek, bu canpazarından onu bir an önce uzaklaştırmak istiyordum. Yapamayacağımı bildiğim halde. Bu gelgitler arasında ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ağlamaktan ve kardeşime yol göstermekten öyle bitkin düşmüştüm ki, başımı ön koltuğa hafifçe yaslamışken birdenbire açılan kapının sesiyle irkildim. Kardeşim içeri attı kendini. Ona sıkıca sarıldım. Yanaklarından, saçlarından, dudaklarımın uzanabildiği her yerinden öptüm. O ise hiç konuşmuyor, gecenin ayazından buz kesmiş elleri ve ayaklarıyla beni sıkıca kavramaktan başka bir şey yapmıyordu. Azıcık ısınır gibi olduğunu görünce sordum. Kapıyı nasıl açtın? Çektim açıldı, dedi. Şaşırdım. Sonra hemen kendimi toparlayıp, yanıtını buldum bu çelişkinin. Demek ki biz, sıkıştığı için zor açılan kapının düğmesiyle boşuna uğraşmıştık şimdiye dek. Kapı açıktı da, kardeşimin gücü, onu sıkışıklıktan kurtarmaya yetmiyordu. Geç de olsa, bunu başardığı için çok sevinmiştim. Bir yerin acıyor mu diye sordum. Başını salladı: Hayır! Yeniden koltuğumun altına girdi. Orada soluk alış verişi öyle hoşuma gitti ki, kendimi tutmasam yeniden ağlamaya başlayacaktım. Tan yerinin ağarmasını bekledik birbirimizin saçlarını okşayarak. Sessizce…
Karanlık usulca çekip giderken, her şeyin bir göz aldanması olup olmadığını düşündüm. Ama değildi. Kısa bir süre sonra, arabanın dışındaki dünyayla yeniden tanıştık. Babamın yüzünü şimdi daha iyi görebiliyordum. Başını cama yaslamış, uyuyor gibiydi. Anneminki ise hiç görünmüyordu. Ortalık aydınlanınca sağa sola yapışmış kan lekelerini gördüm. Bunları kardeşimin görmesini önlemek istiyordum. Bu yüzden birçok numara yapıp, ikide bir görevini anımsattım ona. Bir an önce yukarıya, anayola çıkıp yardım getirmesini istiyordum. Bunubaşarmak zorundaydı. Yoksa bizi bulduklarında çok geç olacaktı. Ne var ki kardeşim, bu çıkışı yapmak istemiyor, daha doğrusu korkuyordu. Sözlerimin etkisiyle gece yarısı iki kez denemeye kalktıysa da, üç beş adımdan sonra geri dönmüştü Karanlıkta üzerine fazla gitmek istememiştim ama artık şimdi yapabilir, yukarıya çıkıp bize yardım getirebilirdi. Ona güveniyordum.

Bütün anlattıkları doğru.

Sonunda onun güvenini boşa çıkarmadım. Dediği gibi biraz gecikmiş olabilirim; fakat benim yaşımda birisi için bunu daha önce yapmak, hiç de kolay değildi doğrusu. Zaten arabaya girmeseydim donacaktım. Konuşamıyordum bile. Dudaklarımdan dökülen harflerin sırasını karıştırmaya başlamıştım. Kötü bir yap-bozun karşısında, elim kolum bağlıymış gibi duruyordum. Ağlamak isteği, çoğalarak boğazıma kadar geliyor ve orada aleve dönüştükten sonra ağzımdan dışarıya çıkıyordu. Kendimi yerde, kocaman bir çalı yığınının üzerinde bulduğumdan beri böyleydi bu. Bacaklarım acıyor, ellerim sızlıyordu. Karanlığa gözlerim alışıncaya dek çok korktum. Sonra arabamızı gördüm. Az ötede bir canavar gibi uzanıyordu. Kısacık yaşamımda, tek başına bir iş becermenin gerekli olduğu kanısına, belki de ilk kez o zaman vardım. Korkuyla birlikte hem ağlanıp hem de yürünebileceğini kavradım. Arabaya doğru yürüdüm. Sendeleyerek ve titreyerek… İçeriden iniltiler, mırıltılar ve abimin ağlamaları geliyordu. Yaklaştım. O güzelim arabamızın her yeri yoğrulmuş, ön camı bembeyaz olmuştu.Bir yana hafifçe yatıp kocaman bir kayaya yaslanmıştı. O tarafını göremiyordum zaten. Bana yakın olan kapıya gidip, cama burnumu dayadım. Abimle göz göze geldik. Birimiz içeride, diğerimiz dışarıda bakışıyorduk. Kapıyı açmasını bekledim. Açmadı. Öyle delicesine ağlıyordum ki, aç demek aklıma gelmiyordu. Çok sonra anlayabildim onun oturduğu yerde sıkışıp kaldığını. Annemle babama baktım; onlar hiçbir şeyle ilgilenmiyorlardı. Bizi duyduklarını da sanmıyordum. Onca uğraşmama karşın kapıyı açamadım. Çok bekledim, çok kaldım dışarıda. Bu yüzden de çok üşüdüm. Dudaklarımın şiştiğini, her tarafımın titrediğini gördükçe daha çok ağlıyordum. Annemle babam benden yana hiç bakmadılar. İkisi de uyuyordu sanki. Uyanık olan bir tek abim vardı. O da yerinden kıpırdayamıyor, yalnızca bağırarak bana ne yapmam gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Bu şekilde gecenin çoğunu bitirdik. Sonra nasıl olduysa, düğmeye basmaktan vazgeçip kapıya olanca gücümle asıldım. Kapı tuhaf bir gıcırtının eşliğiyle açıldı. Arabanın içine bıraktım kendimi. Gün ışıyıncaya dek orada, abimin kanatları altında kaldım. Taşlar, ağaçlar, irili ufaklı dallar ve deniz yavaş yavaş aydınlanıp belirmeye başlayınca abim bütün gece süren isteğini yineledi: Yukarıya çık, dedi bana. Yoldan geçen arabalardan birini durdur! Anlat başımıza geleni! Bunu yapmak zorundasın! Yoksa sen de ölürsün, ben de… Ona göre! Haydi! Yapmak istediğini anlıyordum, ama bunu nasıl başaracağıma bir türlü karar veremiyordum. Yola çıkmak ya da içine düştüğümüz uçurumu tırmanmak çok zor gelmiyordu da, hızla geçen bir arabayı durdurmak… İşte bunu bir türlü aklım almıyordu.Gerçi abime hak vermiyor değildim. Ancak hadi git de, şu arabalardan birini durdur deyince elim ayağım birbirine dolanıyor; yerimden kıpırdayacak cesareti kendimde bulamıyordum. Korkularım, güneş doğuncaya dek sürdü. O zaman yavaşça dışarı çıkabildim. Ayakkabılarımdan biri ayağımdan fırlamıştı; toprağa basınca anladım bunu. Ama aldırış etmedim. Yokuş yukarı yürüdüm. Hem de bütün gücümle. Çünkü abim hiç durmadan yürü demişti. Arkana bakma. Gözün hep ileride olsun. Araba seslerine doğru git. Bunları o kadar çok söylemişti ki, sesi hep kulağımdaydı. Bu yüzden tırmanış, düşündüğüm kadar zor olmadı. Keşke daha önce yapsaymışım dedim kendi kendime. Soluk soluğa yola çıktım. Kenarda durdum. İlk geçen arabaya el salladım. Sürücü önemsemedi beni. Durmadı. Ondan sonra geçen de aynı şeyi yaptı. Ama üçüncüsünü durdurmayı başardım. Kırmızı bir taksiydi bu. Gelip tam önümde durdu. Bir adam indi içinden. Ne oldu sana dedi heyecanla. Utandım. Bir şey diyemedim. Üstüme başıma baktı. Hemen anladı başımıza gelenleri. Kaza mı geçirdiniz oğlum siz? Sustum gene. Uçuruma doğru döndüm. Elimle aşağıyı gösterdim. Yanıma geldi. Aşağıya doğru giden tekerlek izlerini görünce iyice eğildi. Kayaların ve ağaçların arasında yan yatmış arabamızı fark eder etmez de hızla geriye döndü. Kocaman elleriyle yüzünü kapattı. Anlamadığım bir şeyler söyledi. Sonra bir bana, bir de taksideki kadına baktı. Dudakları bembeyazdı. Feci bir kaza olmuş burada diye bağırdı boğuk bir sesle. Araba paramparça! Sesindeki acıyı duyunca koşup kollarına atılmak istedim birden. Ve öyle yaptım. Kucağına alıp sıcacık bedeniyle sarıp sarmaladı beni. Yüreğinin gümbürtüsüyle ısındı kulaklarım.Yüzüne baktım. Babama çok benziyordu. Sonra kadına döndüm. İyice baktım yüzüne, dikkatle… Anne, dedim; anne, buradayım!

Bütün anlattıklarım doğru.

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <