😥 Yürüyorduk. Ancak birbirine yaslanarak durabilen evlerin arasında… Ocaklardan yükselen yemek kokuları akşamüstü dedikodularının o kendine özgü sarmalına eşlik etmeye başlamışken çoktandır, kadınlar sarkıyordu pencerelerden birer üzüm salkımı gibi. Ve bir seyyar satıcı bekliyordu yolun ortasında; nereye gideceğine bir türlü karar verememiş…
Yürüyorduk. Kahkahaları ile küfürleri birbirine karışan çocukların arasında… Ve onlar, bozuk rulman takarak hız kazandırdıkları tahta arabalarının gıcırtılarıyla saç diplerimizde gizli oyuklar açarlarken; bacalara teğet geçen elektrik telleri ıslık çalarcasına titriyor, oldukça sert esmekte olan rüzgârın sesine garip bir uğultuyla eşlik ediyorlardı.
Bu sokağı ilk kez görüyordum, ama o alışkın olduğu günlerden birini yaşıyordu belli ki. Her şey kendiliğinden ve her şey karmaşık!
“Ay! O da mı öldü?”
Sigara dumanlarının sokağa taştığı, gürültüyle eğlencenin birleşip tuhaf bir keşmekeş oluşturduğu kahvenin önünden geçerken, içeriye göz ucuyla baktım. Müşterilerin tümü televizyona kilitlenmiş, bir at yarışının son metrelerini izliyorlardı. Değil bizim gibi iki yabancıyı; yoldan geçen kocaman bir fili bile fark etmeleri olanaksızdı.Sokağın sonuna doğru bulduk aradığımız numarayı. Kırmızı zemin üzerine kondurulmuş beyaz rakamlarıyla, bir bayrak gibi duruyordu karşı duvarda.
“Geldik!” dedim Emin Usta’ya…
Sesini çıkarmadan uzun uzun baktı Emin Usta. Yüzü gölgelendi birdenbire. İçindeki kuşkuyu sezinledim:
“Burası değil mi yoksa?”
Derin bir iç çekti:
“Benim geldiğim ev bu değildi,” dedi.
“Adres doğru ama… Ver bir daha bakayım istersen.”
Cebinden not defterini çıkardı. Küçük bir kâğıt buldu sayfaların arasında. Yavaşça uzattı. Ben adresi kontrol ederken, o belindeki kemeri çekiştiriyordu sinirli hareketlerle.
“Adres doğru,” deyip verdim kâğıdı.
İnanmışa benzemiyordu:
“Onların evi tek katlıydı. Bence yanlış geldik.”
“Belki senden sonra bir kat daha çıkmışlardır,” dedim.
“Belki.”
“Basayım mı zile?”
“Bas bakalım.”
Üst üste konmuş iki nokta gibi duruyordu düğmeler karşıda. İkisinde de isim yoktu. Alttakine yavaşça dokundum. Bir hışırtıyı andıran sesle öttü zil. Bekledik. Kapıyı açan olmadı.
“Ay! O da mı öldü?”
Nedense bir üşüme geldi üstüme. Ellerimi cebime sokup birkaçadım geri çekildim. Gökyüzüne baktım. Kuşlar uçuyordu yukarılarda. Ağır ağır, dönerek ve birbirlerinden uzak… Karanlığın çökmesini bekliyor gibiydiler. Zaman geçiriyorlardı sanki. Yanımıza çocuklar geldi yeniden. Hepsi soluk soluğaydı. Terli saçlarının, inip kalkan göğüslerinin, kızarmış yanaklarının, bağları çözülmüş ayakkabılarının farkında değildi hiçbiri. Öndekilerden birine;
“Bu evde kimin oturduğunu biliyor musun?” dedim.
Çocuk bir eve, bir de bana baktı:
“Mecit Amca’nın evi o,” dedi.
Yaşından ve cüssesinden beklenmeyecek kadar kalındı sesi. Emin Usta’nın yüzü ışıdı:
“Evdeler mi?” diye sordu çocuğa.
“Bilmem. Siz onu mu arıyorsunuz?”
“Evet.”
“Evdelerdir herhalde.”
“Zile bastım; kimse açmadı,” dedim ben de.
Çocuk biraz gerileyip evin ikinci katının pencerelerine bakmaya başlamıştı ki, arkamızdan gelen bir başka sesle irkildik:
“Kerem! Bassana lan şu zile adam gibi! Evde onlar! Nereye gitsinler?”
Aynı anda üçümüz de geri döndük. Genç bir kadın duruyordu az ötede. Evin önündeki direğe o mu yaslanıyordu; direk mi ona, belli değil. Yanağını kucağındaki küçük çocuğun yanağına dayamış; bize değil de sanki başka bir yere bakıyor gibiydi. Bu farklı bakış; Emin Usta’nın da, benim de cesaretimizi azalttı. Söyleyecek söz bulamadık.Mavi yün yeleğinin altına upuzun bir elbise giydiğini, ayaklarına da topuğuna basılmış bir erkek ayakkabısı geçirdiğini görebildim bu ürkekliğin içinde, hepsi o kadar.
Kerem bir çırak hızıyla fırladı. Koşarak gitti, benim az önce bastığım düğmenin üstündekine uzun uzun bastı. Yukarılarda çalan zil sesi; dönüp aşağılara kadar geldi. Bir süre bekledik. Sonra balkonun kapısı açıldı. Genç bir kız göründü orda; hepimize ürkerek bakan… Uzayan saniyeleri arkamızdaki kadının sesi böldü gene:
“Kız, ne bakınıp duruyorsun? Açsana kapıyı! Görmüyor musun, misafirleriniz var.”
Balkondaki kız, kadına umursamaz bir bakış fırlattıktan sonra saçlarını savurarak geri çekildi ve içeri girdi. Sokakta başıboş köpekler gibi kalakaldık. Canım sıkıldı. Dönmek istedim, her şeyi olduğu gibi bırakarak dönmek… Ama Emin Usta…
İyi ki o sırada güneş bulutların arkasından yüzünü gösterip ortalığı biraz aydınlattı da kendimi toparladım. Evin camlarına vuran güneşe elimi siper edip, balkona bir kez daha baktım. Günlerdir yağan yağmurun verdiği ıslaklıkla sanki biraz sonra eriyip yıkılacaklarmış gibi duran tuğlaların sıvası yapılmamıştı henüz. Kendi renklerine güneşin kızıllığını da ekledikleri için, olduklarından daha kırmızı göründüler gözüme.
Çok geçmeden balkonun kapısı yeniden açıldı. Orta yaşlı bir kadın çıktı bu kez. Bizi görür görmez de gözleri sevinçle parladı:
“Emin Abi!” diye bağırdı heyecanla. “Çıksanıza yukarıya.”“Çıkacağız da; şu kapıyı nasıl açacağız, onu bilmiyoruz,” diye karşılık verdi Emin Usta.
Sesindeki kırgınlık ve bekletilmişliğin verdiği sitem, bin kat yabancının bile yüreğini dağlayacak cinstendi. Kadın anladı durumu. Yüzü allak bullak oldu. Hışımla geri döndü ve içeridekilere bağırdı:
“Kim kapattı gene şu kapıyı! Gidin açın çabuk! Ev kapısı değil, kale kapısı mübarek!”
Yeniden bize döndü. Yumuşacık bir sesle:
“Gelin Emin Abi,” dedi. “Gelin! Buyrun!”
Emin Usta kolumdan tutup çekti beni:
“Haydi.”
Kapıya yaklaştık. Bu arada Emin Usta arkamızdaki kadını da unutmadı. Zor duyulur bir sesle:
“Sağol kardeş,” diye fısıldadı.
Kadın kızardı. Gizli bir sevinç dalgası yaladı yüzünü. Aykırı bir iş başarmanın mutluluğu… Çocuğunu iki kez üst üste öperek kutladı kendini.
“Ay! O da mı öldü?”
Yukarıdan ayak sesleri gelmeye başladı. Biri merdivenleri hızla iniyordu. Az önce balkondan bakan kızın tazecik yüzünü, henüz camları takılmamış demir kapının motifli korkuluklarının arkasında gördük bu kez. Kız bize dikkatle baktıktan sonra kapıyı açtı ve yol verdi kenara çekilip.
Dik ve karanlık merdivenleri çıkmaya başladık. Bu sırada aklıma Kerem geldi. Nereye gitmişti bir teşekkür bile edemeden? Dönüpbaktım. Yoktu. Arkadan gelen genç kızla göz göze geldik bu sırada. Başını öne eğdi körpe bir utangaçlıkla.
Üst kata çıktığımızda Mecit’le karısı, kapının önünde karşıladılar bizi. Emin Usta’nın boynuna atıldılar coşkuyla. Açık duran kapıdan içeriye bir göz attım ister istemez. Odada başka bir kız daha vardı ve yarıya kadar içilmiş çay bardaklarını bir tepsiye dizmeye çalışıyordu telaş içinde.
Uzatılan terlikleri ikimiz de istemedik. Eşikten içeri adımımızı atarken, bardakları toplayan genç kız, önümüzden hızla geçip mutfağa gitti. Divanlardan birine Emin Usta’yla yan yana oturduk. Mecit tam karşımızdaki sedire, karısı da sobanın yanındaki şiltenin üzerine çöktü. Nasıl olduysa, televizyon sehpasının alt kısmındaki çay bardağına takıldı gözüm bir ara. Yarısına değin içilmişti ve hâlâ dumanı tütüyordu orda. Ya unutulmuştu, ya da alınması için fırsat kalmamıştı. Bir daha bakmadım o tarafa.
Mecit beni sordu Emin Usta’ya:
“Arkadaşı tanımadım,” dedi.
Birbirimizi ilk kez görüyorduk gerçekten. Ama yabancı da sayılmazdık. Çünkü bu eve gelmemize neden olan Sıddık Ağa’yla ben de tanışmıştım bir zamanlar. Karşımızda oturan Mecit’in kayınpederiydi Sıddık Ağa, tunç yüzlü bir dağ adamı… Onunla ilk karşılaştığımda şimdiki gibi Emin Usta vardı gene yanımda. Hey gidi günler!Bir rüzgâr gibi gelip geçen kâğıt kalabalığı, içinden bir türlü çıkamadığımız takvim… Aradan kaç yıl geçtiğini hesaplamak bile zor. Sıddık Ağa o gün bana, Emin Usta ile nasıl tanıştıklarını anlatmıştıuzun uzun. Söylediklerini nasıl unuturum? Hepsi dün gibi aklımda:
“Şimdiki halime bakıp da aldanmayasın oğlum. Ben de bir zamanlar gençtim senin gibi. Bastığım yerden su çıkardı desem, vallahi yalan olmaz. Çok güzel de bir atım vardı ki, küheylan mübarek… Üzerine atlayıp da şöyle bir dolandım mı; insanları bırak, börtü böcek bile selama dururdu. Yani ağa diyorsan ağaydım, bey diyorsan beydim.
Bu Emin var ya, onu nasıl tanıdığımı sana bir anlatayım; sen de ileride sevdiklerine anlatırsın belki, tamam mı: (Anlat Sıddık Amca demişimdir herhalde. Bazı sözcükleri erken çürütüyor zaman. Özellikle de sık kullandıklarımızı. Oysa tersi olmalı diye düşünürdüm hep. Ne büyük yanılgı!) Yıllar önceydi, tarihini sorma sakın, şimdi bir saat onu bulmak için uğraşamam. Yağmur yağıyordu o gün bardaktan boşanırcasına, orasını iyi hatırlıyorum. Gençlik işte, ormana dolaşmaya çıkmıştım o gün. Birdenbire jandarmalar çıktı önüme. Eskiden ormancılar yoktu köylerde; jandarmalar beklerdi her yeri. Soluk soluğa kalmışlardı. Başlarına bir hal geldiği belli oluyordu çok uzaklardan bile. Ne oldu dedim, ne bu telaşınız? Arkadaşlarından birinin çok hasta olduğunu söylediler. Ne yapayım, onları kuru bir geçmiş olsunla başımdan savacak değilim ya; basıp gittim hemen. Baktım ki, dedikleri doğru gerçekten. Askerin biri gerçekten çok hasta… Huysuz bir hayvan gibi çırpınıp duruyor yattığı yerde. Gözleri yuvasından fırladı fırlayacak. Haber saldım kumandanına. Burada iyileşmez bu dedim. Eve götüreceğim. Yerine adam bulsunlar. Gelecek cevabı beklemedim bile. Sonra da tuttuğum gibi doğru eve… Adı ne dedim, Mehmet dediler.
Ne kadar ilaç, ne kadar yol yordam biliyorsam, hepsini denedimMehmet’in üstünde. Demek ki yiyecek ekmeği, içecek suyu varmış keratanın, zamanla toparladı kendini. Bir ay sonra da ayağa kalktı ve günün birinde ben artık iyileştim dedi. Gidiş o gidiş…. Ne haber, ne selam!… Tam on beş yıl görmedik birbirimizi. Hepimiz dünya işlerine daldık. Çoluk çocuğa karıştık, dallanıp budaklandık.
Fakat günün birinde bizim Mehmet çıkıp gelmesin mi?. Meğer köyünde beni tanıyan birine rastlamış. Daha doğrusu bizim köylülerden biri, onların oradaki çay fabrikasında iş bulmuş. Nerelisin falan derken iş ortaya çıkmış. Mehmet de adamın peşine takılıp gelmiş. Gel gelelim, biz o günlerde öyle bir kan davasının içine düşmüşüz ki, sorma. Kardeşimin biri hapiste, biri dağlarda… Bense kapıdan dışarı adım atamıyorum. Bir can korkusu gelip oturmuş ocağımıza. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Bu sefer de o kurtardı benim canımı. Hem de ailemle birlikte… Bir gece yarısı peşine düşüp terk ettik köyü. Gittik onun memleketine; güzelim çay bahçelerinin içine. Burada bir oda verdi bize Mehmet. İş yok, güç yok ama aylarca karnımızı doyurdu. Sonra bu Emin Usta’yla tanıştık. Mehmet’in kızıyla yeni evlenmişti o zamanlar. Bir yıl kadar da onun evinde kaldık. Bu Emin kendi babası gibi baktı bana. İş de buldu, aş da… Yeniden hayata döndüm anlayacağın. Çocuklar büyüdü ve birer ikişer başka şehirlere gittiler. Oralarda bir düzen kurdular. Üç tanesi ise buraya yerleşti. Şimdi ben biraz onun evinde, biraz bunun evinde idare edip gidiyorum işte. Hanım desen, sizlere ömür… Ne yapalım oğlum, hayat! Böyle arasıra Emin ziyaretime gelir de, hasret gideririm onunla, ömrüm uzar. Mehmet’ten gelen haberlerle sevinirim. Hâlâ sağmış o da. Yüzünü görmüş gibi olurum.Kaç gün daha yaşayacağız ki şunun şurasında? Biz yaşlıların sevgiden başka neye ihtiyacı olabilir ki? Sen de bundan sonra sık sık gel, tamam mı oğlum, sık sık gel. Emin’le birlikte böyle her zaman uğrayın. Kapımız açık. Yalnız bırakmayın beni, ne olur?”
O gün “Tamam,” demiştim ama, ne yazık ki o günden sonra bir daha göremeyecektim onu. Çok geçmeden ölüm haberi gelmişti çünkü. Bugünkü gelişimiz de bu yüzdendi işte. Gecikmiş bir başsağlığı… Kızına…
“Ay! O da mı öldü?”
Emin Usta beni Mecit’e tanıtırken Sıddık Ağa’nın sözleri yankılanıyordu beynimde. Gözümün önüne o gün torunlarından biriyle diz dize verip bulgur pilavını kaşıklayışı geliyordu. Takma dişlerinin sesi, anılarından söz ederken buğulanan gözleri ve çay içerken titreyen elleri…
“Çayımız hazır Emin Abi. Hemen verelim isterseniz,” dedi Sıddık Ağa’nın kızı, oturduğu şiltenin üzerinde kalkar gibi yapıp.
“Hazırsa içelim.”
“Hazır hazır… Zaten biz de çay içiyorduk siz geldiğinizde.”
Yerinden kalktı. Mutfağa gitti. Kızlara bir şeyler söyleyip geri geldi. Yerine oturur oturmaz Emin Usta söze girdi:
“Başınız sağ olsun kızım,” dedi. “ Sıddık Ağa’yı kaybetmişsiniz.”
“Sağ ol Emin Abi. Ömrün çok olsun.”
Sonra kocası söyledi aynı şeyi:
“Sağ ol Emin Abi. Ömrün çok olsun.”
Tavandan kireç parçacıkları dökülmeye başladı. Her biri havadayavaş yavaş dolanıp odanın içinde rastgele yerlere kondular.
“Ne kadar oldu?” diye sordu Emin Usta.
“Tam iki ay.”
Bir sessizlik daha oluştu. Konu değişmeden ben de atıldım:
“Başınız sağ olsun!” dedim Sıddık Ağa’nın kızına. “İyi insandı.”
Kadın şaşırdı. Dikkatle yüzüme baktı:
“Sağ ol kardeş. Tanır mıydın babamı?”
“Öteki evdeyken Emin Usta ile birlikte ziyaretine gitmiştik birkaç kez…”
Elinin dışıyla gözündeki yaşları sildi kadın ve yerdeki kilimin saçakları ile oynamaya başladı. Alt dudağı sürekli titriyordu. Mecit’e baktım. O da yere dökülen kireç kırıntılarını toplamayı iş edinmişti kendine.
Kızlar girdi odaya birdenbire. Biri önümüze sehpa getirdi, diğeri de çaylarımızı dağıtmaya başladı. İşleri bitince, ikisi birden çıktılar. Odayı, bardakların kenarına çarpan kaşıkların sesi doldurdu. Kimse konuşmuyordu. Ben bu sessizliği bozmak istiyor, ama ne diyeceğimi bilemiyordum.
Sonra kadın birdenbire başını kaldırdı. Yaşlı gözlerini Emin Usta’ya dikti. Meraklı bir sesle;
“Emin Abi,” dedi. “ Kusura bakma, Mehmet Amca’yı sormayı unuttuk ya biz. O nasıl?”
Emin Usta, elindeki bardağı sehpanın üzerine yavaşça bıraktı. Boğazını temizledi ve sakin bir sesle:
“Kızım,” dedi, “biz de onu iki ay önce kaybettik.”Kadının yüzü, sırtından bıçaklanmış gibi buruştu. Ağzı sessizce açılıp kapandı. Alt dudağını bir kez daha ısırıp önce bana, sonra Emin Usta’ya baktı. İncecik kaşları burnunun tam üstünde iki kez birleşip ayrıldı. Sol kolunun dirseğini dizine dayayıp, eliyle alnını kapattı. Başını öne doğru iyice eğdi ve o güne değin hiç duymadığım, yırtılacak gibi bir sesle:
“Ay! O da mı öldü?” dedi.

UYARI KONUDA GEÇEN UYGULAMA VE EKLENTİLERİN SİSTEMİNİZLE UYUMLU, GÜNCELLERİNİ BULUP DENEMELİ, KULLANMALISINIZ

Yorumlayın

Lütfen kuralları okumadan yorum yapmayınız.. uyarı

*

Güvenlik <