Prof. Dr. Saadettin ÖKTEN ile yapılmış röportajdan bir bölüm.
-Kendi tecrübelerinizden yola çıkarak “yeni bir medeniyet tasavvuru”nun nasıl oluşturulabileceği konusunda neler söyleyebilirsiniz?
- Bu konuda çok pratik şeyler söyleyemem. Ancak kendi geldiğim noktayı söyleyebilirim. Muhafazakar, bir aileden gelmekteyim.Ve belki sizlere göre bir avantajım vardı, örselenmemiş Osmanlı insanlığıyla çocukluğumdan itibaren beraberdim. 1942 doğumluyum. İstanbul’da, özellikle Osmanlı döneminde yetişmiş ve kişiliği oturmuş insanlarla mülaki oldum. Onlardan bir tat, bir çeşni, bir renk almışım farkında olmadan. Kırklı yılların sonu, altmışlara kadar bu böyle devam etti. Bu insanlardan biri babamdı. Bir diğeri büyük dayımdı. Diğerlerini sayacak olursam Cerrahi Şeyhi İbrahim Fahrettin Erenler, Mahir İz, Hafız Ali Efendi, Ali Üsküdarlı, Özbek Şeyhi Necmettin Efendi, Mehmet Zahit Koktu. Bu insanlarla yetiştik, büyüdük biz. Her zaman bunlarla beraber değildik ama hayatımızı renklendiren, biçimlendiren, bir perspektif veren bu insanlarmış, bunu sonradan anladım. Hanımları ihmal etmemeliyim bu arada. Özellikle anneannem ve annem. Annem 1929 doğumlu, fakat benimsemiş o havayı, o espriyi. Anneannem ise 1880′lerde doğmuş, o da aynı anlayışı sürdürüyordu. Ama ondan üç-beş yaş genç hanımlar vardı ailede, onlar garbı benimsemişlerdi. İşte bu isimlerle büyüdüm. Vefa Lisesi’ni bitirdim. Sonra Teknik üniversiteye gittim. Teknik Üniversite tamamen yabancı bir kurum. Onun da bir içeriği, bir havası var, bir ambiyansı var. Sonra kader bizi Teknik Üniversite’de asistan olmaya doğru sevketti. 1964 yazında öyle bir imkan çıktı. Rahmetli validem de çok teşvik etti, İstanbul’da kalayım diye. Asistan olunca farklı bir dünya görüyorsunuz.
Ben biraz farklıyım, yani batıya kapalı değilim ve Frenk biçimlerini de çok rahat kullanırım arkadaşlarıma göre. Tabii bu bana başka bir boyut getirdi yeni hayatımda, bunu daha çok Teknik Üniversite’de farkettim. Mesela Fethi Gemuhluoğlu farketmişti bunu ve çok desteklemiştir beni o konuda. Çünkü o da kullanıyordu Frenk biçimlerini.
-Ailenin de böyle bir temayülü var mıydı?
-Evet. Ama mesela babam evde fevkalade Osmanlıydı. Düşünce dünyası, zevkleri…vs. Fakat biçimsel olarak hiçbir zaman Frenklerden kopmamıştır.
-Hem yerli, hem değil diyorsunuz duruşunuzu tanımlarken. Yerli olunması gereken durumlarda o şekli muhafaza etmek ama aynı zamanda batıya açılmak ne ölçüde mümkün?
- Onu her zaman söylüyorum. Annemden, anneannemden, babamdan, Mahir Hoca’dan aldığım ve bir hayli hıfzettiğim, hiç sorgulamadığım şeyler bir baktım Modernite’de çok geçerli. Bu elli yaş civarında oldu. Değerler fevkalade güncel, geçerli, doğru. Mesela bana İslam’ın hangi değerleri diye sorarsanız, ben Osmanlı’nın son dönemlerini göz önüne alıyorum. Öteki benim için bir hayaldi çünkü yaşayamadım. Yaşanmış olmak, uygulanmış olmak çok önemli hayatta. Uygulanmadığı zaman hayatın dışına itiliyorsun ve boşluğu bir başkası dolduruyor. Bu değerler nerede, ne zaman yaşanmış ve siz o değerlerle bir hayat kurabilir misiniz kendinize? Postmodernite bana gösterdi ki bu değerlerle yani Batı’nın, gerek Avrupa’nın gerekse 1945′ten sonra Amerika’nın sunduğu değerlerle yaşamak mümkün değil.
- Onlar da yaşayamıyorlar zaten.
- Ama onlar ikrar edip biz yaşayamıyoruz demiyorlar. Arayışlar devam ediyor. Bizim için şu önemli: Müslüman kardeşi açken tok yatılmaz. Kim o müslüman kardeş? Sadece kelime-i şehadet sözcüğünü söyleyen müslüman kardeşimizdir. Ne cinsiyet, ne yaş, hiçbir şey mühim değildir. Böyle bir anlayış başka bir yerde yoktur. Benim medeniyet anlayışım bu! İslam’ın değerlerini tekrar bugün yaşanabilir hale gelen uygulamalarla bezemek zorundayız. Bugüne aktarmak, yansıtmak zorundayız. Bunu deneyeceğiz, nasıl olur bilmiyorum ama deneyeceğiz. Aksi halde bütün dünyanın çöküşüne tanık oluruz. Ben bir şeyi görüyorsam ve bu şey bende yakin derecesinde kesin bir bilgi uyandırıyorsa ben bunu söylemek zorundayım.
Devamı >>